Mürşid-i Azîzim Muzaffer Efendi Hazretleri Amerika'daki bir sohbetlerinde buyurdular ki:
Bir insan yüz bin sene ömür sürse, ömrü boyunca ibâdet ve tâatla meşgûl olsa, onun ibâdetleri mîzânı dolduramaz. Ama bir kimse ömründe bir kerre "Lâilâheillallah" dese, o tevhîd mîzânı doldurur.
Bir kere "Lâilâheillallah" dese bir kimse, hadîs-i şerîfle sâbit, onu da böyle med ile söylese, inanarak, "Laaa ilaaahe illallah", dört bin günahı ref olunur, kaldırılır. Bir sefer. Hadîsle sâbit. Râmuzü'l-Ehâdis hadîslerinden. Bir tevhîd. Dört bin günahı kaldırıyor. Bir rivâyet beş bin. Günâh-ı kebâir, segâir değil.
Bir zât vardı ashâb-ı kirâmdan, Dıhyetü'l-Kelbî radıyallahu anh. Bu, Peygamber'in ashâbının içerisinde en güzel adam, Efendimiz'den sonra. Ve bir kabîle reisi bu. Bunun arkasında binlerce insan var. Efendimiz bunun îmân etmesini istiyor, bu îmân ederse, bütün kabîlesi gelip îmân edecekler Peygamber'e. Sonra günlerde bir gün Cenâb-ı Cebrâil aleyhisselâm nâzil olur, Allahu Teâlâ'dan selâm getirdi Peygamberimize, dedi, "Yâ Resûlallah, Allah'ın sana selâmı var, Dıhyetü'l-Kelbî geliyor, sana îmân edecek". Ve Dıhye içeri girdiği vakitde Resûl-i Ekrem ayağa kalkdılar ona. Sırtından ridâsını çıkardı, onun altına serdi, üstüne otursun diye. "Nedir Yâ Dıhye?" diye sordu. "Bana imânı telkîn et Yâ Resûlallah". Efendimiz, "Haydi okuyalım beraber, Lâilâheillallah Muhammedü'r-Resûlullah, bir daha Lâilâheillallah Muhammedü'r-Resûlullah, bir daha Lâilâheillallah Muhammedü'r-Resûlullah". Başladı ağlamaya Dıhye, ağlıyor.
Tabii oradaki bulunan ashâbın şübhesi, "Bu adam niye ağlıyor? İslâm olduğu için mi ağlıyor? Eski dîninden çıkdığı için mi?" Bu şübheyi Peygamberimiz izâle etmek için sordu Dıhye'ye, "Yâ Dıhye, niye ağlıyorsun, islâm olduğun için mi ağlıyorsun?". "Hâşâ Yâ Resûlallah". "Ya niye ağlıyorsun?". "Ben islâm olmadan evvel Arap âdetine göre yetmiş tâne kız evlâdımı toprağa gömdüm, kendi elimle boğdum" dedi, "şimdi bunun günahı ne olacak benim üzerime âhiretde". Çünkü Araplar kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı, üç dört yaşına kadar büyütüyor, sonra gidip bir çukur kazıyor, orada boğuyor, öldürüyor. Diri diri gömüyorlar. Hemen Cebrâil nâzil oldu, dedi, "İlk tevhîdde o yetmiş tâne çocuğun günahı affoldu". Daha ilk tevhîdde! Çünkü tevhîd mâ-sebakı temizler. Çünkü islâm mâ-sebâkı temizliyor yani islâmdan evvel yapmış olduğu bütün günahların hepsi affoluyor, ne yapdıysa. Tövbe de öyle, "et-tâibü mine'z-zenbih ke men lâ zenbe leh". İslâmdan evvel bir adam ne kadar günah yapsa, islâma girer girmez, tevhîd etdi mi, "Lâilâheillallah", hepsi affolur.
Dıhye çok güzelmiş, Cebrâil aleyhisselâm onun şeklinde gelirmiş. Nasıl anlamışlar onu. Bir gün Dıhyetü'l-Kelbî iki olmuş, ondan bilmişler.
Tevrat'ın esâsı Kur`ân'da, İncil'in esâsı Kur`ân'da, Zebûr'un esâsı Kur`ân'da. Yüz suhufun esâsı Kur`ân'dadır. Tahrif olan kısımları çıkarılmış, oradaki bulunan ahkâm-ı ilâhî Kur`ân'da cem olmuşdur. Kur`ân hepsinin zübdesidir yani. Kur`ân'ı okudun mu Tevrat'ı da okumuş olursun, Zebur'u da okumuş olursun, İncil'i de okumuş olursun.
Îsâ Peygamber geldi, Mûsâ Peygamber'in dînin yanlış anlayan hahamların eğriliklerini düzeltmeye geldi. Allah tarafından gönderildi. Meselâ onlar domuz yemiyorlardı, Tevrat'ın ahkâmına göre domuz eti haramdı. Domuz eti yemiyor ama insan hakkını yiyorlardı. Îsâ Peygamber onlara dedi ki, "İçeri gidene bakmayın, dışarı çıkana bakın" dedi. Yani "lisânınıza sâhib olun" dedi. Onun üzerine yahudiler domuz yemediler ama hıristiyanlar bu sözden cesâret alarak domuz yediler. "İçeri gidene bakma, dışarı çıkana bak" dedi diye. Hazret-i Muhammed geldi, "Hem içeri girene bak, hem dışarı çıkana bak" dedi. İkisi de lâzım. İçeriye helâl girerse, dışarıya helâl çıkar çünkü.
Hazret-i Îsâ aleyhisselâm bakdı bir kadını koymuşlar, taşlayacaklar. Taş atmak var onlarda., zinâ ederse. Taşa tutacaklardı. Oradan geçiyordu. Dedi, "Nedir bu?". Dediler, "Bu kadın zinâ etdi, bunu biz recm edeceğiz, taşa tutacağız". Dedi ki, "Taşı atın ama zinâ etmeyenler atsınlar" dedi. Kimse atamadı çünkü hepsi zinâ etmişdi.
Hazret-i Muhammed aleyhisselâma gelinceye kadar itikad esasları hepsi birdir. Ayrı bir şey yok. Ahkâm değişmişdir yerine göre.
Bir Amerikalı "Bütün dînler islâma dâhil değil mi?" diye sorunca Efendi Hazretleri buyurdular ki :
Dâhildir ama bazıları tahrîf edilmiş. Hakk tarafından gelenler islâma dâhildir. Kullar tarafından uydurulanlar islâma dâhil değil.
"Günümüzde yaşayan diğer büyük dinlerin rolü nedir?" diye sorunca Efendi Hazretleri buyurdular ki :
Onlara biz ehl-i kitâb diyoruz, kütüb-i semâviyye ehlidir onlar, semâvî dinlerdir. Fakat bunlar tahrîfe uğramışlar. İşte misâlini verdik. Meselâ mûsevîlikde domuz eti yemek yok. Misâl vereceğim şimdi, nasıl olmuş. Gene sığırın alt tarafı turfa, yemek haram. Böyle yapıyor ama hahamlar haramı yiyorlar, insan haklarını filan. Domuz eti yemiyor, haramı yiyor. Sonra ağzından çıkanı düşünmüyor. Yalanlar uyduruyor, Tevrat'a hamlediyor, Tevrat'da böyle yazıyor diye. Yok halbuki Tevrat'da öyle bir şey. Şimdi, Hazret-i Îsâ bu yanlışı düzeltmek için dedi ki hahamlara "Siz içeri gidene bakmayınız, dışarı çıkana bakınız" dedi. Onlar bu sefer ne yapdılar, "içeri girene bakmayın, dışarı çıkana bakın" dedi diye domuz yemeye başladılar. Yanlış anladılar. Hazret-i Muhammed geldi, dedi, "Hem içeri gidene bakın, hem dışarı çıkana bakın". Bunun gibi işte yanlış anladılar dediğim. Ne oluyor şimdi? Allah'ın kitâbını yanlış anlayanların, yanlışını düzeltmek için enbiyâ geliyor. Yoksa esas aynı, cevherler aynı. Allah bir. Kim derse desin Allah bir, değişmez kâide. İster Tevrat söylesin, ister İncil. "Allah bir". Tamam. "Şerîki, nazîri yok". Tamam. "Allah iki". Hayır, kabûl etmiyoruz, birdir. Davâ bu.
Allah tarafından kânûn-ı ilâhînin hıfzı için ve insanlar bozdukça, yanlış anladıkça, bozdukça, teyîd edilmiş ve tekrardan ikmâl edilmiş ve en son Hazret-i Peygamber gelmiş. O gelince de tamâmını, en a'lâsını, Allah'ın murâdı üzerine îmân etmeyi talîm etmiş, gitmiş. Bizim içimizde bile bu talîmi yanlış anlayanlarımız var. Kitap son kitap olmasına rağmen, peygamber son peygamber olmasına rağmen, müslümanların bir çokları yanlış anlamışlar, ictihadlar çıkmış. Ama Peygamber'e vâris olan zevât yanlış olan ictihadları düzeltmişler.
İnsan mesûd olamaz, zengin de olsa mesûd olamaz. Saâdet ancak îmân ile, Allah'a teslîmiyyetle olur. Bu âleme gelen insan, sâhili olmayan bir denize düşdü ve hiç bir yerden bir ümîd de yok. İşte Nûh'un gemisi buna işâret. Dîn gemisi geliyor, o dîne sâhib olan peygamberler yâhud onların vârisi olan ulemâ, meşâyih, "Ey deryâya düşenler! Ey felâket ve belâ deryâsına düşen insanoğlu! Gel bu ipe tutun, seni bu gemiye alalım, seni kurtaralım". Kim ki Allah ve Resûlüne sarılıyor ve belâdan kurtuluyor, safâya eriyor. Yoksa imkânı yok kurtulamaz belâdan. Çünkü bir adam yetmiş sene yaşasa, otuz beş senesi uykuyla geçiyor, on beş senesi çocukluk, iki senesi askerlik, hastalık, ölümler, ahbâb u yârân ölüyor. İnsanın kaç tâne şefkat eli başını okşadıysa, o kadar acı duymakla mükellef insanoğlu. Dünyâya gelen insanın başına gelen felâkete bakın yani. İnsan dünyâda kaç tâne dost bulduysa, o bulduğu dost kadar acı duyacak. Neden? Hep dostları öldü mü onun acısını tadacak. O gemiye kim binerse, başlıyor oynamaya. Sıkıntıların hepsi gidiyor başdan aşağı.
Bak düşün bir defa. Allah bize bunları haber verdi ve biz de bunları târihde gördük, işittik. Bizden evvel gelen ümmetlerin başına gelen felâketler. O Benî İsrâil'in Firavun'un yumruğu altında inlemesi, Nemrud tarafından Bâbil'e götürülmesi, Bâbil kulelerini yakmaları, hep felâketler böyle sırayla. Onun arkasından bir de Hitler gönderildi. Velhâsıl dünyâ yüzünde rahat yok. Ancak rahat, kim dînlenirse, o dinleniyor. Yani enbiyânın gemisine çıkarak, belâ deryâsından kim kurtulursa, o rahat ediyor. O vakit bizim hopladığımız gibi neşe ile hoplar. O gemiye girdi mi ne yapıyor, kendisi gibi felâkete uğramış olanlara el uzatıyor, kendi başına geldiği için felâket, kendisi gibi felâkete düşenleri kurtarmaya çalışıyor. O bir müncî oluyor. Bu sefer başlıyor, ağlayanların gözyaşını silmeye. O ağlayanın gözyaşını silince, ağlayan gülüyor. Ağlayan gülünce, o vakit zevkleniyor. İçkiden, fuhşiyyatdan zevk almıyor. Ağlayanın gözyaşı silinip de ağlayan güldüğü vakitde o da gülüyor, zevk alıyor. İşte bunu tattığı vakitde insan oluyor.
Bir Amerikalı "Gemiden atılan ip îmân ise, insanların îcâd etdikleri ilim ve sanatların o gemideki rolü nedir?" diye sorunca Efendi Hazretleri buyurdular ki :
O ipe dâhil onların hepsi. Birer birer saymıyorum ben. Birer birer sayarsak, çoğalır o, koca kitap olur. Ne kadar güzel şey varsa, o ipe tutunmakda, o gemide bulunmakda. Güzel şeyler, sanat olsun, fen olsun, edebiyat olsun. Çünkü islâmda, Allah'ın kitâbında şu var. Yalnız mücerred ibâdet bizim kıldığımız namaz değil. Bu bir ibâdetdir, dînin esâsıdır, Allah'ın emriyle. Ondan gayrı sanata çalışmakla, mimariye çalışmak da, fenlere çalışmak da, bunlar da ibâdetdir. İnsanları kurtarıcı olmak şartıyla. Ama o fen mukaddes olduğu hâlde onu insanların aleyhine kullanırsa, o vakit felâket oluyor. Güzel şeyler bizim malımız, insanlığın malı, islâmın malı, insanlığın malı güzel şeyler. Onu biz bir vahşî kavimde dahi bulsak, çamura düşen bir cevher gibidir, alırız onu biz, kendimize mâl ederiz. Yani "Bu kavim vahşîdir, onun elinden geçdi bu şey, tü kaka oldu" demeyiz.
Merkez birdir, yollar ayrı ayrıdır. Yani akılla yapılan işler, güzel şeyler, bir ama kimi yakından gitdi, kimi uzakdan. Meselâ New York. Biz Türkiye'den geldik İspanya üzerinden. Ters tarafa dönelim, Japonya üzerinden de buraya geliriz ama uzun olacak biraz. Bunun gibidir yani, başka bir şey değil. Kısa yoldan gelirsin, uzun yoldan gelirsin, aynı yere gelirsin. Hak ve hakîkat bir, iki olmaz. Kimisi kutupdan dolaşdı, şimâlden, cenûbdan dolaşdı böyle geldi. Kimisi öyle geldi, kimisi böyle gitdi ama aynı yere geldiler. Kiminin ömrü yetişdi, kiminin ömrü yetişmedi. Kısa yoldan gelen, ömrü yetişdi. Uzun yoldan gelenler, belki oraya gelmeden yolda öldüler, ama hak yolda öldüler.
Burada bir suâl vârid olabilir. "Peki müslümanlar niye ellerinde bu mukaddes kitap olduğu hâlde geri kaldılar?" derse, müslümanlar kitabı geriye atdılar. Kur`ân'ı. Yanlış anladılar. Geriye atdılar. Atdıkları için geri kaldılar. Yoksa Kur`ân'ı insan önüne nûr yapdığı vakitde, muhakkak oraya vâsıl olur.
Avrupa'ya gelmeden evvel ben Avrupa'yı başka türlü biliyordum. Geldim bakdım ki aaa Kur`ân'ın emirleri onlarda var. Onlar müslüman olmuşlar haberleri yok müslümanlıklarından. Bizim müslümanlar da kâfir olmuşlar kafîrliklerinden haberleri yok.
Bir Alman profesörü dedi ki, "Mâdem ki islâm dîni, Kur`ân hakdır ve gerçekdir, niye siz geri kaldınız? Mâdem ki İncil'in içerisinde tahrîfât var, biz niye ileri gitdik" dedi bana.
Mesele de şu. Bir çocuk Avrupa'ya gidecekdi, ben okutdum onu biraz. Babası bana ricâ etdi, "Bu islâm dînini bilmiyor, biraz bir şeyler öğret buna" dedi. Öğretdim ona, gönderdim. Sonra o profesör bakdı ki bu çocuk farklı diğer Türk çocuklarından, "Sen bunları nereden biliyorsun?" dedi. "Ben, bir şeyh var, ondan okudum" filan. "İstanbul'a gitdiğimiz vakitde benimle onu görüştür" dedi. Beni çağırdılar böyle yani bu şekilde. Uzun uzun konuşmadan sonra bana bu soruyu sordu. "Mâdem Kur`ân hak kitapdır neden siz geri kaldınız? Mâdem İncil muharrefdir niye biz ileri gitdik?". Ben dedim ona, "Ben sana bunu isbât ederim" dedim. "Nasıl yaparsın?" dedi. Bak sana söyleyeyim bir tânesini. Bir kaç tâne var ama bir tânesini söyleyeyim. "Îsâ Peygamber diyor ki, 'Kuşlar gibi olunuz. Nasıl ki kuş karnını doyurur ertesi gün için bir yiyecek iddihar etmiyor, saklamıyor, Allah onu ertesi gün besliyor, binâenalâzâlik mal cem edip yoplamayınız'. Böyle diyor" dedim. "Sizin ileri gitmeniz İncil'e tâbi olmanızdan değil, İncil'in ahkâmını geriye atmanızdan. Bizim geri kalmamız da, Kur'ân'ı geriye atmamızdan" dedim. "Çünkü malı cem etmek bizde haram değil, Îsâ aleyhisselâmın men etdiği gibi. Yalnız 'Mala gönül vermeyiniz, mal sizi Allah'dan men etmesin, insanların derdine çâre bulunuz, mektepler açınız, hastahâneler kurunuz, hastaların derdine şifâ bulunuz' diyor Muhammed aleyhisselam. Îsâ aleyhisselam böyle demiyor, "Malı cem etmeyin' diyor, 'Kuş gibi olun' diyor. Görüyorsunuz ya sizinkiler ne yapdılar, Îsâ'nın ahkâmını geriye atdılar ve Kur`ân'ın ahkâmını aldılar. Ne oldu? Zenginler vakıflar kurdu. Bir adam okusun, medeniyete yetişsin, oradan mükâfât alsın diye filan. Bak gördün mü, Kur`ân'ın ahkâmıdır bu. Îsâ'nın ahkâmı böyle değil" dedim.
"Bu ağır kısmıydı" dedim, "bir de basit bir şey söyleyeyim sana bak. Bir müslümânın günde en ekall on defa elini yıkaması şartdır. Çünkü beş vakit namaz kıldığı için, abdest alacak ellerini yıkayacak. Helâya girecek üç defa. Çıkınıca elini yıkayacak. Üç defa da yemek yiyecek, elini yıkayacak gene. Önünde ve arkasında. Hıristiyanlığa gelince, vaftiz suyu çıkmasın diye hiç yıkanmayacak. Şimdi, müslümana böyle emir olduğu hâlde, müslüman korkuyor elini yıkamaya, çamurdan halkolundum eriyeceğim diye, ama hıristiyan dîninde olmadığı hâlde, günde üç defa beş defa duş yapıyor, elini yıkıyor, suyla meşgûl oluyor. Görüyorsun ya şimdi" dedim, "İncil'in ahkâmına uymadın sen" dedim, "bizim müslüman da Kur`ân'a uymadı, Kur`ân'ı geriye atdı. Onun için biz geri kaldık, siz ileri gitdiniz" dedim, "İncil'e tâbi olduğunuzdan değil, İncil'i terketdiğinizden dolayı" dedim.
Kalkdı benim elimi sıkdı yani çok memnûn oldu. Bir de kadınların hilkatini anlatdım ona ben, hiç işitmemiş o güne kadar. "Bunu bilmiyordum ben" dedi, "ben bu kadar İncil okudum, şunu okdum, bunu okudum fakat bunu bilmiyordum, bana öğretdin" dedi. Kadın nasıl yaratıldı. Âdem Peygamber'in sol kemiğinden yaratıldı. Bilmiyormuş onu o.
Bir de şu var. Akl-ı selîmin güzel gördüğü ne varsa, islâm bunu kabûl etmişdir. Akl-ı selîmin, akl-ı sakîmin değil. Akl-ı selîmin, kâmil aklın.
Dün akşam orada bir soru sordular bana, çok enteresan. "Medenî âletleri kabûl ediyor musun, kullanıyor musun?" dediler. Kabûl etmemek küfrân-ı nimetdir. Medenî âletleri almamak, kullanmamak küfrân-ı nimetdir, isyândır Allah'a karşı.
www.muzafferozak.com
.jpg)
Bir sualim olucaktı istiğfar mı daha etkili Tevbe etmek için kelime tevhid tayyibesi mi vird edinmek lazım
YanıtlaSilİkisinin de yeri ayrı. İkisi de lazım. Tevhid zikirlerin efdalidir. Tevhidsiz olmaz. İstiğfar da şart.
YanıtlaSilTeşekkür ederim.
YanıtlaSil