Sayfalar

16 Ekim 2019 Çarşamba

Halkdan İsteme Hakk'dan İste!

Mürşid-i Azîzim Muzaffer Efendi Hazretleri buyurdular ki :

Dedik ya işte, isteyeni reddetmeyeceksin ama sen de istemeyeceksin, Allah'dan isteyeceksin. Kullardan bir istersin, bir daha istersin, en cömert kul bir daha verir, bir daha verir, bir daha verir, sonra bıkar, seni gördü mü, yol değişdirir. Eğer Allah'dan istemezsen Allah gücenir, "Niye kul benden istemiyor" diyor.

Hiç bir kimse yokdur ki Allah'ın kapısını çalsın da, Allah'dan istesin de, Allah onu kapısından mahrûm göndersin, yok öyle bir şey. Bir hânede mâdem ki bir kimse var, kapıyı çaldın açmadılar, bir daha çaldın açmadılar, çala çala bir gün sana kapıyı açarlar. Yani  istedin vermedi zannediyorsun, istedin vermedi, isteye isteye bir gün istediğini Allah'dan alırsın. Yeter ki kapıyı çal sen. Haaa! Aldıkdan sonra çok dikkat et! Eğer yolunu değişdirirsen başına büyük işler gelir. Hakk sillesinin sadâsı yokdur, bir vurdu mu devâsı yokdur.

Hakk'dan isteyeceksin. Sen arzu ve isteğini Hakk'dan isteyince, Allah kullar tarafından verdirir ama, kuldan kula, Allah'dan isteyeceksin, kuldan istemeyeceksin.

Mâlik İbn Dînâr zamânında, Mâlik İbn Dînâr ki tâbiînin ileri gelenlerinden, iki tâne kardeş varmış,  mecûsî, ateşperest, ateşe tapanlardan. Var ya Allah'ı bırakıp ateşe tapan serseriler. Şey ağzımdan kaçdı, sersemler. Müşrik.  Ateşprestler bunlar. Demişler ki, “Yâhu bir peygamber çıkmış, ismi Muhammed'miş, Diyâr-ı Arab’da, Cezîretü’l-Arab’da, onun dîni şöyle dÎnmiş, böyle dînmiş filan, gidelim bakalım soralım, bu dîni tahkîkât yapalım, bu dîn nasıldır, eğer bu dîn iyi bir şeyse bu dîne girelim biz. Çünkü neden, senelerden beri dedelerimiz bu ateşe tapıyor, babalarımız bu ateşe tapıyor, dedelerimizin dedesi bu ateşe tapıyorlar. Eğer bu ateşde bir kerâmet varsa, tapdığımız bir şeye geçdiyse, elimizi ateşe sokalım, elimiz yanmazsa, demek ki bunda bir şey var, ama yakarsa elimizi, bu âbâ u ecdâdımızın yapdığı ibâdet nereye gitdi?" demişler. İkisi de sokmuşlar ateşe ellerini, ikisinin de eli yanmış. Yanınca demişler ki

"Bunda hayır yok" demişler. "Çünkü dedemizin dedesi hep buna tapmış, hâlâ bizim elimizi yakıyor bu. Biz bundan bir menfaat görmedik. Yani bunun hiç cemâlini görmedik hep celâlli bu" demişler, oradan yollara düşmüş iki kardeş.

Biraz yürüdükden sonra büyük abisi demiş ki, "Ben babamın dîninden dönmeyeceğim” demiş, “vazgeçdim ben" demiş. “Peki sana güle güle, ben gideceğim" demiş küçüğü. O dönmüş, o küçük gele gele Mâlik İbn Dînâr'ın vaaz ettiği mescide gelmiş. Gelmiş oturmuş bir kenara mescide böyle, Mâlik İbn Dînâr'ı dinlemiş. Mâlik İbn Dînâr Hazretlerinin ağzından dürr ü gevher yani cevher ve inci dökülüyor, o kadar güzel konuşuyor. Kur`ân'dan, Hadîs'den, velîlerin menâkıbından, Peygamberimiz’in sözlerinden böyle konuşuyor, herkes hayraaaan, vâlih u hayrân böyle mest olmuşlar inliyorlar. O da araya girmiş, oturmuş, dinlemiş dersi. Tesîr etmiş ders, vücûdunun her tarafına. Ders bitdikden sonra ayağa kalkmış, dedi, "Yâ Şeyh! Ben bir ateşperestim” dedi, “ateşgedeyim ben” dedi “ve ben ceddimin dîninin bâtıl olduğunu anladım. Biz hiç de kütüb-i semâviyyeyi işitmedik. Yani ne Tevrat işitdik, ne Zebûr, ne İncîl ne suhuf ne  Kur`ân. Şimdi geldim sizi dinledim, ben islâma âşık oldum. Demek ki herşey islâmın içerisindedir. Tevrat, İncil, Zebûr da, her şey islâmın içindedir. Ben islâm olacağım, bana islâmı arz et".

"İslâm gâyetle kolay dedi Hazret-i Şeyh ona. “En teşhede billahi ve resûlihî, Allah'a şehâdet etmen ve Resûlullah'a şehâdet etmen, beş vakit namaz kılman, bir ay oruç tutman, zekât vermen, gücün kuvvetin yerinde ise haccetmendir" dedi. "Bu kadar mı?", “Bu kadar”. “E peki başka?”. “İşte bu kadar. Şimdi sen buna devâm et. Allah’a inandın mı?”. “İnandım”. “Peygamber’e?”. “Âmennâ”. “Kur`ân’ı kabûl etdin mi, Allah’ın kitâbını”. “Evet”. “Tamam, mesele kalmadı senin için”. “İnandım” dedi, “ben islâm oldum” dedi ve islâmını izhâr etdi.

Şeyh sordu ona "Sen ne iş yapıyorsun". "Ben sabahleyin çıkarım işe, ne iş bulursam onu yaparım, yani yevmün cedîd rızkun cedîd geçinen bir insanım ben, tüccar değilim, dükkânım yok, param da yok, sermâyem de yok, vücûdumla  çalışıyorum ve onunla geçiniyorum" dedi.  "Çocukların var mı?", “Var”. “Âilen?”, “Âilem de var” dedi, “altı tâne de çocuğum var" dedi. Altı tâne! Mâşâallah altı tâne çocuk! Doğum kontrolü yokmuş o vakit. Ulan nereden çıkardın doğum kontrolünü! Allah cezânı versin! Altı çocuk.

Şeyh dedi ki, "Öyleyse senin paran yokdur şimdi, ben cemâate söyleyeyim, bu cemaat sana biraz para versinler" dedi. "Yoooook! Katiyyen ben o parayı kabûl edemem" dedi. "Niçin?". "Ben vaktiyle Allah'a şirk koşuyordum, ateşe tapıyordum, Allah benim rızkımı, çocuklarımın rızkını, âilemin rızkını kesmedi. Şimdi ben mâdem ki Allah'a îmân etdim, O'nu tasdîk etdim, O'nu birledim, O'nu tevhîd etdim, şimdi beni bundan sonra aç mı koyacak?”dedi, “onun için ben kullardan bir şey beklemiyorum, istemiyorum" dedi ve oradan çıkdı ve hânesine gitdi. 

Adam evine gitmiş, âilesini çağırmış, dedi ki "Bugün böyle böyle bir hâdise oldu”. “Ne oldu?”. “Böyle gitdim bir islâm âliminin yanına vardım. O bana dîn-i islâmı anlatdı. Bizim gitdiğimiz yol yol değil. Kendi elimizle ateşi yakıyoruz, sonra ona tapıyoruz, sonra söndürüyoruz Allahımızı, ilâhımızı söndürüyoruz. Bunda iş yok, hayır yok. Onların Rabbi mühim, hepimizin Rabbi. Neden? Semâyı yaratan, güneşleri, ayları, manzûme-i hayatı birbirine bağlayan, denizleri, karaları, insanları. Bir katre sudan insanı halk eden Allah. Ateş yakıyor, yıkıyor etrafı, ondan hayır yok. Onun için ben ne yapdım,  müslüman oldum" dedi. Karısı dedi ki, "Sen kötü bir yol seçmezsin. Ben senin âilenim, ikimiz bir vücûduz, ikimiz bir hayât olduk ikimiz birleşerek. Sen hangi yola girdinse ben onun sâlikiyim” dedi, kadın da islâmı kabûl etdi.

Ve ertesi gün, adam pazara çıkdı. Orada ırgat pazarı vardı, yani işçilerin bulunduğu Pazar, ameleler oraya giderler, toplanırlar, halk, adam lâzım olursa oraya gelir, yevmiyeli adamı alırlar, çalışmaya götürürlerdi. Oraya gitdi, durdu, bekledi, oraya bir alay adam geldi, yüzlerce adam geldi, işçi hepsi. Herkes geldiler herkesi alıp götürdüler çalışdırmaya, bu adama kimse tâlib çıkmadı, "gel bir işimiz var" demedi. Böyle durdu adam. Ve öğlene kadar bekledi. Ezan okundu. O hemen kollarını sıvadı ve abdest aldı, yıkandı güzel, tertemiz, câmiye gitdi girdi. Ve namazını kıldı ve çıkdı dışarıya. Gene gitdi orada durdu, bekliyor. İş bekliyor, iş gelecek diye. Gelmedi hiç kimse. Yok. Zâten hiç kimse kalmamış. Onu da kimse tutan olmadı. İkindi vakti oldu, ezan okundu gene. Gene câmiye gitdi bu, namazını kıldı, gene çıkdı, akşama kadar bekledi. Güneş gurûb etdi, gene câmiye gitdi, namazını kıldı ve eve döndü. Boş elleri. Ancak çalışırsa, kazanırsa, eve bir şey götürebilecek, öyle durum. Eve döndü, geldi evine, kadın kapıdan karşıladı efendisini, bakdı elinde bir şey yok. Dedi, "Bir şey almadın mı?". Dedi, "Evde ne varsa onunla bir şey yap, çocukları yedir, ben bugün bir yerde çalışdım ama patronu görmedim ve yevmiyeyi alamadım” dedi. “Patronu görmedim ve yevmiyeyi alamadım” dedi. ”İnşallah yarın patronu görürüz, yevmiyeyi alırız" dedi. 

Ertesi gün oldu, sabahleyin erkenden kalkdı, güneş doğmadan câmiye gitdi, bizde öyle, sabah namâzını kıldı, çıkdı, işçiler toplanmışlar gene orada, o da girdi araya filan. Geldiler, topladılar işçileri götürdüler, götürdüler, buna kimse sâhib çıkmadı. Öğlen oldu, namaza gitdi, çıkdı dışarı. Velhâsıl akşam oldu, akşam namazını da kıldı. Arayan soran olmadı. Bir şey de bulamadı, elleri boş gene tekrar eve döndü geldi. Akşam eve gitdi, çocuklar ağlıyorlar içeride açlıkdan. "Açız, açız, açız" diye ağlıyorlar, bağırıyorlar. Kadın karşıladı, "Ne oldu?" diye sordu, adam, "Bugün gene çalışdım ben bir efendiye, ama efendiyi ben görmedim, efendi yevmiyeyi veremedi bana, vermedi, yarın inşallah alırız, verir yevmiyeyi. “Çocuklar ağlıyor, aç” dedi, “haydi biz aç yatalım ama” dedi kadın “çocuklar ağlıyorlar". "Ne yap yap uyut bunları".  Bir tencere su, için taş koydu kadın, kapatdı, fıkır fıkır kaynıyor. "Çocuklar ha bak yemek pişecek, ha yemek pişecek" derken çocuklar uyudular aç açına. Tencerede taş var, yemek yok.

Sabahleyin gene kalkdı, gene geldi câmiye, namazını kıldı. Gene işçiler orada, o da girdi araya. Herkes işçileri alıp götürdüler, bu tek başına kaldı, kimse bunu tutmuyor. Öğlen vakti oldu, ezan okundu, namaza gitdi, çıkdı, bekliyor iş. Yok buna. Aç. Hiç kimse buna iş vermiyor. Bunu görmüyorlar, sanki bu adam yok. Almıyorlar, götürmüyorlar işe. İkindi namazı vakti oldu, câmiye girdi adam. Namazı kıldıkdan sonra elini açdı Allah'a, dedi, "Yâ Rabbi, beni aç öldürsen ben senin dîninden dönmeyeceğim. Ama kadınım belki dönecek, çocuklarım dönecekler, ondan korkuyorum” dedi. “Nedir Yâ Rabbi, bunda bir hikmet var ama ben anlayamıyorum bunu. Sen beni müşrikken aç bırakmadın, şimdi niye aç bırakasın. Ama çocuklarımdan korkuyorum. Beni öldür açlıkdan” dedi, “ben dönmem dînimden. Lâ ilâhe illallah Muhammedü'r-Resûlullah dedim" dedi.

O öyle duâ ederken, Allahu Teâlâ meleklerinden birisine emretdi, "Git cennetin altınlarından bir torba altın al, bu adamın evine götür, kapısını çal, hanımına teslîm et,  de ki, "Patron bunun işinden çok memnûnmuş, o işine devâm etsin" de, “böyle söyle, selâmımı söyle”. O melek, Allah'ın emrini yerine getirdi, bir torba altın, ne kadarsa işte Allah'ın irâdesi, ama cennet altınlarından, aldı, getirdi, kapıyı çaldı, “tak tak”. Kadın kapıyı açdı, “Kim o?”. Çocuklar ağlıyorlar içeride. "Senin kocanın çalışdığı patron beni gönderdi buraya”. ”E ne olacak?”. “Yevmiyelerini gönderdi, al şu yevmiyeleri. Dedi ki, ‘Onun işinden ben çok memnûnum, o devâm etsin işine, yevmiyesi yine böyle gelecek’ dedi”, torba ile altınları verdi. Kadın aldı bakdı, böyle üç günlük çalışmakla verilecek gibi bir para değil yani, bu acâib bir şey. "Fesübhânallah! Ne cömert bir patronmuş bu, ne ganî, ne ihsân sâhibi, ne kerem sâhibi bir patronmuş" dedi kadın. “Ne kadar altın böyle bu”. Hemen altınlardan birini aldı, hemen çarşıya koşdu. Çocuklar ağlaşıyorlar evde. Hemen sarrafa götürdü, bozdurmak için. Sarraf bakdı, altının ayarı yüksek, çok yüksek, yirmi dört değil fazla, acâib bir altın. Dedi, "Hanım, sen bu altını nereden buldun?". "Valla bilmiyorum ben nereden bulduğumu. Kocam br yerde çalışıyor, o çalışdığı zât bana göndermiş bunu". "Kocan geldiği vakitde bana gönder kocanı gelsin, konuşayım” ben. Hemen bozdu. Kaç liraysa fazlaca bozdu parayla. Kadın hemen et aldı, ekmek aldı, süt aldı, şeker aldı, çay aldı, neyse o devirde, aldı hemen evine götürdü, çocuklarını yedirdi. Çocuklar karınları doyunca, başladılar oynamaya filan.  

Adamın haberi yok, o ağlıyor câmide hâlâ. "Yâ Rabbi, kadınım zayıfdır, ya kadınım dönerse dînden, Yâ Rabbi ben açlıkdan da ölsem, ben senin kapından dönmeyeceğim, yolundan dönmeyeceğim” diye yalvarıyor, ağlıyor. Akşam namazını da kıldı. Ne yapsın, utanıyor eli boş gitmeye. Mendillerine kum doldurdu, taş doldurdu, sözde evine bir şey götürüyormuş gibi böyle, konuya komşuya karşı, öyle gitdi evine, yaklaşdı eve. Bekliyor ki, evden ağlama sesi gelecek. Öyle bir şey yok. Çocuklar gülüyor, oynuyor. Kapıyı içeriden ağlama sesi gelecek. Öyle şey yok. İçeride çocuklar oynaşıyorlar, gülüyorlar filan. Kapıyı çaldı, kadın açdı kapıyı, “Buyur efendi”. Hemen oraya mendilleri bırakdı. "Nedir bu?". "Aaaa sen ne mükerrem, ne lutuf sâhibi bir patrona çalışıyorsun sen! Allah Allah! O patron bize senin yevmiyelerini gönderdi fazlasıyla. Diyor ki, senin çalışmandan memnûnmuş, ‘o işine devâm etsin, ben yevmiyesini göndereceğim’ dedi. Fesübhânallah!” deyince oturmuş, demiş, "Hanım, o patron değil, Allah!” demiş. “Ben Allah'a ibâdet ediyordum, başka bir şey yapdığım yokdu benim. Çünkü iş vermiyordu bana, hep ibâdet ediyordum". Bir de bakdılar ki, kapının dibinde bırakdığı kumlar un olmuş, taşlar ekmek olmuş. Allahu Teâlâ kumu un, taşı ekmek yapdı. "Olur mu Efendi?". Allah suyu ateş, ateşi su yapıyor ya! Allah dilerse kumu un, unu kum yapar.

Hemen kadın, "Amân” dedi kocasına, “bu çok güzel ama” dedi, “parayı bozdurduğum sarraf, seni görmek istiyor” dedi, “ona git bir görün" dedi. Gitdi adam. "Nereden buldun bu parayı?". Anlatdı adam meseleyi, mine’l-evvel ile’l-âhir. Sarrafın da îmânına sebeb oldu, sarraf da îmân etdi Allah’a. O da ateşperestmiş, o da Allah’a îmân etdi. Yaaa!  

Haaa öyleyse, demek ki Allah'dan isteyenler mahrûm olmuyorlar.

 Mâsivâdan el çekip mahlûkdan ümmîdin kes
Virdin olsun her nefes Allah bes bâkî heves

www.muzafferozak.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder