Sayfalar

9 Ocak 2026 Cuma

Âdem'e Talîm Edilen Esmâ

İsmâil Hakkı Bursevî Hazretleri Kitâbü'n-Netîcesinde buyuruyorlar ki : 

Âdem'e, aleyhisselâm, ta'lîm-i esmâdan maksûd, esmâ-i lafzıyye değil idi. Zîrâ ol esmâ suverin esmâsıdır. Sûretin ismini bilmekde ise mezîd-i şeref yokdur. Belki ol esmânın müsemmeyâtı ve havâss ve levâzım ve hakâikı idi, tâ ki Âdem bu ilim ve irfân ile hilâfete sâlih olup âdemiyyetine netîce vere. Şol cihetden ki halîfe müstahlifin hey'eti üzerinedir. Eşyâ ise cemî'-i etvârda hakîkati üzerine Hakk'a ma'lûmdur. Zîrâ Hakk kenz-i mahfî iken kendi kendine zâhir idi. Pes, halkı halk etdikde kendi kendinden muhtefî olmadı, belki esmâ ve sıfâtının zuhûruyla evvelkiden ziyâde cilâ buldu ve ma'lûmât ve makdûrâtını âlem-i kudretde müşâhede kıldı. Bu ma'nâdan gerçi Âdem dahi sûret-i kevnde göründü, fe-emmâ kevni câmi' idi. Yani hakâik-ı ilâhiyye ve hakâik-ı kevniyyeyi sûreten ve ma'nen muhît idi. Onun için yalnız sûretde kalmadı, belki ta'lîm-i ilâhî ile âlem-i ma'nâya duhûl etdi. Ve ta'lîme sebeb Âdem'in sûret-i beşeriyyet ile ihticâbı idi.

İşte inde's-sôfiyye sülûk ve teslîk dedikleri buradan ahz olunmuşdur. Velâkin enbiyânın, aleyhimüsselâm, nüfûsü mutmainne olmakla sülûkleri eshel-i vech üzerinedir. Eğerçi onlar dahi erbaînât çıkarmışlardır, Hazret-i Mûsâ'nın, aleyhisselâm, Tûr'da olan hâli gibi. Ve riyâzât etmişlerdir, Cenâb-ı Nübüvvet'in, sallallâhu aleyhi ve sellem, gâr-ı Hirâ'da kable'n-nübüvve riyâzatı ve ba'de'n-nübüvve savm-ı visâli gibi.

El-hâsıl bu makâmda vilâdât-i mütenevvi'a vardır ki ibtidâ-yı vilâdet, esmâ ve sıfâtın gayb-i zâtdan zuhûrudur. Ve ba'dehû ervâhın ceberût mertebesinden tulû'u ve ba'dehû ecsâmın melekût mertebesinden bürûzudur ki âlem-i ecsâma âlem-i mülk ve âlem-i nâsût dahi derler. Ve Âdem bu âlem-i nâsûtun netîcesidir ki ondan doğmuşdur, yani sûreti hasebiyle ve illâ ma'nâda vâlidi nûr-i ilâhî ve nefh-i sübhânîdir. Ve Sûre-i İhlâs'da nefy olunan vâlidiyyet ve mevlûdiyyet gınâ-i zâtî ve mertebe-i ehadiyyetin hükmüdür ve illâ feyz ve tecellî yüzünden cemî'-i eşyânın mebdei Hakk'dır. Pes, Hakk Teâlâ'nın kuds-i zâtîsi vilâdet iktizâ etmez. Zîrâ illet ve ma'lûl sûretine dâhil olur. Eğerçi Samed'dir, yani masmûd ve muhtâcun-ileyhdir ki eşyâ feyz-i vücûdda ve sâir ahvâlde O'nun ifâzasına muhtâclardır, memlûk mâlikine muhtâc olduğu gibi. Onun için ism-i Samed netîce-i esmâ-i bekâiyyedir. Zîrâ zarûrât fenâfillâhda olmaz. Şol ma'nâdan ki orada ayn-ı abd, zât-i Hakk'da fenâ bulmuşdur. Belki ihtiyâc âlem-i bekâda zuhûr eder ki âlem-i furkândır. Yani esmânın müteferrık olduğu âlemdir. Fefhem cidden.

Ve bu takrîrden fehm olundu ki Âdem'in kendi zürriyyetini vilâdeti kendinin anâsırdan vilâdetinin sûretidir. Pes, bu vilâdet ki vilâdet-i zürriyetdir, benî-nev'a göre evvelü'l-vilâdâtdır. Ve neş'e-i âhire âhiru’l-vilâdâtdır ki bu ikisi dahi vilâdet-i sûriyyedir. Zîrâ birisi kemîn-i rahimden hurûc ve biri dahi madıyk-ı kabirden bürûzdur. Ve bu esnâda bir vilâdet dahi kaldı ki vilâdet-i ma'neviyyedir. Yani ervâhın kubûr-i ecsâmdan çıkıp tıfl-ı kalb sûretinde zuhûrudur ki sırr-ı hilâfet bu zuhûrdan sonra sûret bulur. Zîrâ cisimde hilâfet olmaz ki mürekkeb-i sırfdır. Ve terkîb, ayn-ı hicâbdır. Ve rûhda dahi olmaz ki rûh basîtdir ve basît olan nesne sûret tutmaz. Hilâfet ise sûret ve ma'nâyı câmi'dir. Zîrâ Allâhu Teâlâ Zâhir ve Bâtın'dır. Pes, hilâfete zü'l-vecheyn ve zü'l-hazreteyn nesne lâzım geldi ki bir yüzü ile hazret-i ilâhiyyeye ve bir yüzü ile dahi hazret-i kevniyyeye nâzır olup sûret ve ma'nâ onunla mahfûz ola. Ve ol nesne kalb dedikleridir ki her tarafa mütekallib ve mütehavvildir. Yani  vech-i bâtını ile âlem-i ma'nâya müteveccih ve vech-i zâhiri ile âlem-i sûrete mültefitdir, tâ ki bu iki âlem onun nazarıyla munzabıt olup kıyâmete dek nizâm-ı âleme halel gelmeye.

İşte ehl-i dil demek ve "insân-ı kâmil rûh-i âlemdir" diye söylemek ma'nâ-yı mezkûra râci'dir. Ve bu sırr-ı ilâhî için rûh-i ebi'l-beşer Âdem aleyhisselâm, felek-i kamerde vaz' olundu. Zîrâ felek-i kamer âlem-i sûrete gayrı eflâkden karîbdir. Ve âlem-i sûret, gerçi âlem-i arşdandır, fe-emmâ sûret-i âdemiyye i'tibâriyle felek-i kamerdendir. Yani felek-i kamerin mâverâsı âlem-i melâikedir ki bunlar suver-i rûhâniyyeye karîbdir ve aşağısı âlem-i anâsır ve mevâlîddir ki cinn ve insân bi-hasebi's-sûre bu âlemde dâhildir.

Ve bundan fehm olundu ki mertebe-i kalbden ilhâm gelmedikçe hakîkat-i hilâfet mütehakkık olmaz. Nitekim "نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ اْلأَمِينُ عَلَى قَلْبِكَ" onu iş‘âr eyler. Pes, umûr-i hayâliyyeye i‘tibâr yokdur ki ehl-i esmâ geçinenlerin ekseri bu vartada kalmışlar ve bu berzahdan güzer etmemişlerdir ki ona vakfe ve vasat-ı tarîk derler, yoksa menzil ve netîce demezler. Ve ehl-i vakfe henüz tekmîl-i müddet etmeyen cenîn gibidir, veyâhud şol velîddir ki henüz radâ'dadır ve şâbb-i emred oluncaya dek dahi nice eyyâm ve mesâfât vardır. Ve bu bir ma'nâdır ki emrediyyet mertebesin geçmez. Onun için Hakk Teâlâ merâtib-i temessülâtda şâbb-i emred sûretinde görünür. Ve bu ma'nâ râînin kemâl-i tecerrüdü sûretidir. Ve bu mertebede sakal olmaz. Zîrâ sakal taalluk ve hicâb sûretidir. Hakk'a göre ise hicâb olmaz. Belki sakal mertebe-i bekâda abdin sıfatıdır ki vech-i hakîkati mertebe-i setrdedir. Ve Settâr isminin netîcesi burada zâhir olur. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder