Daha çok mesnevî şerhi ile tanınan, meşâyih-i mevleviyyeden Rusûhî İsmâil Ankaravî Hazretlerinin Nûr Âyetinin tefsîri maksadıyla yazdığı bir eserdir bu. Bu âyet Nûr Sûresinin 35. âyeti olup, "Allahu nûru's-semâvâti ve'l-ard" diye başlar ve bir kandil teşbîhi ile devâm eder. Meâli şöyledir :
Allah, göklerin ve yerin nûrudur. O'nun nûrunun misâli, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. O lamba kristal bir fânus içindedir, o fânus da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da batıya da nisbet edilemeyen mübârek bir ağaçdan tutuşturulur. Onun yağı, neredeyse, kendisine ateş değmese dahi ışık verir. Nûr üstüne nûr. Allâh dilediği kimseyi nûruna eriştirir. Allâh insanlara temsiller getirir. Allah her şeyi bilir"
Hem âlimlerin hem sôfîlerin üzerinde çokça durdukları bir âyet-i celîledir bu. Öyle ki bu âyet hakkında müstakil eserler yazılmış, herkes kendi ilmi ve irfânı ölçüsünce âyet-i kerîmenin esrârını keşfetmeye çalışmışdır. Bu eserlerden en meşhûru İmâm-ı Gazâlî Hazretlerinin Mişkâtü'l-Envâr nâmındaki eseridir ki onu daha önce burada tanıtmışdık.
Ankaravî Hazretleri risâlenin giriş kısmında bu eserin hikâyesini şöyle anlatıyor :
Bir gün Azîz ve Gafûr olan Allah'ın kitâbını okurken Nûr Âyeti'ne kadar geldim, bir müddet durdum ve bu ayeti derinlemesine düşündüm. Akabinde o âyetin sırlarının derinliklerine daldım. Gâyetle ince ve mühim manâların özünü çıkardım. Nasîbsiz kalblerde hiç olmaması şöyle dursun, neredeyse ehl-i sülûk sultanlarının hazîne misâli kalblerinde dahi bulunmayan kıymetli ve parlak cevherlerden bol mikdarda buldum. Rûhum sevinç ve neş'eyle hareketlendi. Gönlüm gamdan arındı ve ferahladı. Sanki gâib olan hikmeti, hiç çaba sarf etmeden bulmuşdum.
Beyzâvî, Keşşâf ve Meâlimü’t-Tenzîl gibi birkaç tefsîre bakdığımda bu tefsîrlerde görmek istediğim ma'nâların pek azına değinildiğini gördüm. Bu durum beni hayrete düşürdü ve gözyaşlarına boğuldum. Dedim ki, "Ne kadar acâib! Neden hakîkat ve fazîlet ehli bu kadar değerli, belâgatlı ve yüce bir âyeti kitaplarında veya risâlelerinde ele almaz? Ne kadar üzücü! Nasıl olur da dikkatlerini bu sırları araştırmaya vermezler? Neden gönül gözlerini perdelerin kalkması için bu âyete çevirmezler?
Bir gün hakâik-i esrârı ihâta eden büyük âlim Huccetü'l-İslâm'ın yazdığı Mişkâtü'l-Envâr isimli bir risâle gördüm. Kitâbında marifetleri hakîmlerin lisânıyla ve letâifleri de âriflerin ıstılahlarıyla sunmakdaydı. Ancak Allah’ın bana keşf etdirdiği sırları o risâlede de bulamadım. Çünkü Kur’ân, uçsuz bucaksız bir deniz ve her tarafı nûrlandıran bir güneş gibidir. Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem, denizler mürekkep olsa, arkasından yedi deniz daha ona katılsa, Azîz ve Gafûr olan Allah'ın kelimelerinin sırları yine de tükenmez. İstedim ki yazıya geçirmek sûretiyle sâhib olduğum inci ve mücevherleri muntazaman bir ipliğe dizeyim ki o parıl parıl parlayan mücevherler, daha fazla ihmâl edilmesin, zâyi olmasın ve böylece âriflerin boyunlarına bir gerdanlık olsun.
Ankaravî Hazretlerinin telif etdiği bu eser, dört fasıldan müteşekkildir. Birinci fasılda nûrun mahiyeti îzâh edilmiş, sonra "Allah yerlerin ve göklerin nûrudur" ifâdesi tefsîr edilmişdir. İkinci fasılda âyet-i kerîmede zikredilen kandilin teşekkülatı yani mişkât, misbâh ve zücâce üzerinde durulmuşdur. Üçüncü kandilde yanan zeytinyağı hakkındadır. Son fasılda hidâyet meselesi üzerinde durulmuşdur.
Eser hakkında size daha iyi bir fikir verebilmek için küçük bir iktibas da yapıyorum :
Rûh, misbâh gibi hakkânî, ilâhî, ulvî ve nûrânîdir. Nefs, mişkât gibi zulmânî, cismânî ve süflîdir. Kalb ise misbâh ile mişkât arasında döner durur. Bu sebeble kalb denilmişdir. Kalbin iki yüzü vardır. Birisi rûh cânibine, diğeri nefs cânibinedir. Rûh tarafından nûr alınır. Diğer tarafdan bu iktibas edilen nûr nefs mişkâtına feyz verir. Kalbin yüzü nefs tarafına Allah'ın zikir nûruyla vasıflanarak tecellî etdiğinde misbâhın zücâcesi ondan nûrlanarak nûr saçar. Kalbin zücâcesinden rûh misbâhının nûrları nefs mişkâtına akseder. Zücâceden mişkât gibi istifâza eder. Nefsin nûrlanmasının alâmeti, tâat, muhabbet, şevk ve vecddir. Böylece hakîkat cânibine cezbedilir. Şâyet nefs tarafındaki yüzü kasvet ve kirlenmeye uğrarsa rûh misbâhı perdelenir ve nûr vermez olur. Bu yüzdendir ki beden mişkâtını masiyet ve itâatsizlik zulmeti kaplar.
Aslı Arapça olan bu eserin el yazması pek çok nüshası vardır. Bu kıymetli eser hakkında Mehmet Kaan Karaköse tarafından bir yüksek lisans tezi yazılmış, eserin metni de bu tezin içine dâhil edilmişdir. Merak edenler YÖK'ün sitesinden bu çalışmaya erişebilirler.
Hacmi küçük fakat kıymeti çok büyük olan bu eseri,meraklılara tavsiye ediyorum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder