İsmâil Hakkı Bursevî Hazretleri Tuhfe-i Recebiyye adlı eserinde Esmâ-yı Husnâ'dan Ez-Zâhir ve el-Bâtın isimlerinin izâhında şöyle buyuruyorlar :
Bu iki ism-i şerîf ki biri zâhir ve biri bâtındır bir dürcde derc olundu. Zîrâ umûr-i izâfiyyedendir ki biribirine nisbetle fehm olunur. Ve bunlar dahî esmâ-i külliye-i gâmizadandır ki esrâr-ı kesîreyî müştemil olmustur. Hakk Teâlâ'nın zâhir oldugu vücûdu hasebiyledir. Zîrâ delâil-i vâzıhası bisyârdır. Ve bâtın olduğu hakîkati i'tibâriyledir. Zîrâ, künh-i zâtına 'ukûl ve efkâr ermez ve keşf sığmaz, eğer dünyâda ve eğer âhiretde. Zîrâ âhiretde idrâk olunmak lâzım gelse dünyâda dahî idrâk olunur.
Ma'a-hâzâ, enbiyâ ve kümmel-i evliyâ Hakk'ı halk ile kendi arasında olan irtibât-ı esmâ ve sıfâtla bilmişlerdir fakat. Zîrâ O'nun verâsına tâkat-ı beşeriyye vefâ etmez. Ve 'ilm-i ilâhî dedikleri zikr olunan irtibât yüzünden 'ilimdir. Velakin dâreynde künhü ile 'adem-i idrâkden ki bâtın-ı zâtîdir, ulûhiyyet ve rubûbiyyeti cihetinden dahi 'adem-i idrâk lâzım gelmez ki zâhir-i zâtîdir. Zîrâ hadîsde gelir ki, "İnneküm seteravne rabbeküm kemâ teravne'l-kamera leylete'l-bedr" (Muhakkak siz, dolunay gecesinde ayı gördügünüz gibi Rabbinizi göreceksiniz).
Yani rü'yeti, rubûbiyyet üzerine îkâ' eyledi. Onun için rü'yet-i kamer ile temsîl etdi. Sol cihetden ki kamer nûr-i şa'şaânî olan şemsin halîfesî olup kâbil-i idrâk olduğu gibi mertebe-i rubûbiyyet dahî mertebe-i zâtın istirsâli olup kâbil-i rü'yet olur. Zîrâ zât ve sıfâtda olan tecelliyât, biribirine mugâyirdir ki tecellî-i zâtı idrâk mümkün degildir. Belki berk gibi güzer eder. Ve eğer iki lahza müstemir olsa berk hatf-ı basar etdiği gibi nûr-i zât dahi ihrâk-ı vücûd ederdi. Fe-emmâ tecellî-i sıfâtı idrâk etmek müteyessirdir. Meselâ kamere ne kadar nazar etsen çeşmin hiyrelenmez. Zîrâ egerçi kamere nazar şemse nazardır ki onun nûru nûr-i şemsden müstefaddır. Velâkin verâ-i hicâbdan nazardır. Onun için görünür ve nûru dahî basarı hatf ve vücûdu ihrâk etmez.
Pes, nûr birdir velâkin keyfiyyet-i tecellî muhtelifdir, sultân ve vezîr gibi. Yani bir kimse sultâna nazar etdiği zamânda olan heybet ve hayret vezîre nazar etdiği vakitde olan mertebenin fevkindedir. Ve ehlullaha nazar ile 'ulemâ-i zâhire nazar etmek dahî böyledir. Nitekim ehlullah vasfında gelir : "İzâ ruû zükirallah"(Görüldügünde Allah hatıra gelir). Yani bir kimse onlara nazar-ı hakîkî ile nazar eylese bî-ihtiyâr olup Allah diye düşer. Zîrâ hey'et-i sıfât-ı Hakk'la zâhirlerdir. Meğer ki râînin nazarında 'illet veya kalbinde inkâr ola. Bu sûretde verâ-i hicâbdan nice görür. Ve görse dahi kendine kıyâs edip beşer yüzünü görür.
Mahkîdir ki, Sultân Mahmûd Gaznevî rahimehullah, Sultânü'l-Ârifîn Ebû Yezîdi el-Bistâmî'nin, kuddise sırruh, bi tarîki'z-ziyâreh türbesine geldi. Ve türbedâra suâl edip, "Senin şeyhin ne makûle âdem ve ne mertebenin sâhibi idi?" dedi. Türbedâr olan sôfî dahi cevâb verip, "Benim şeyhim, yani Ebû Yezîd, bir kimse idi ki onu gören Peygamberimizi ve Peygamberimizi gören dahi Allah'ı görmüş olurdu" dedi. Sultân Mahmûd i'tirâz edip, "Ey sôfî! Bu ne makûle sözdür ki Ebû Cehil dahi Peygamber'i gördü velâkin fâide etmedi" dedi. Sôfî dedi ki, "Ebû Cehil, Peygamber'e Ebû Tâlib'in yetîmi olmak nazarıyla nazar ederdi, nübüvveti cihetinden nazar etmezdi. Onun için dîdâr-ı Hakk'dan mahrûm oldu" deyü hatm-i kelâm eyledi.
Ve Kur'ân'da gelir, "وَاِنْ تَدْعُوهُمْ اِلَى الْهُدٰى لَا يَسْمَعُواۜ وَتَرٰيهُمْ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ وَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ". Yani gerçi müşrikler sana nazar ederler, velâkin seni görmezler. Eger seni gerçekden görseler da'vetine icâbet ederler ve senin mazharında Hakk'ı görürlerdi. Nitekim hadîsde gelir, "Men reânî fekad rea'l-hak"(Beni gören Hakk'ı gömrmüşdür). Ve yine gelir, "Tûbâ li men reânî ve li men reâ men reânî ve li men reâ men râenî reânî"(Ne mutlu beni görenlere, beni görenleri görenlere, beni görenleri görenleri görene). Yani Peygamber'i gören Hakk'ı görmüş olur. Zîrâ ekmel-i mezâhirdir ki onun fevkinde tecellî yokdur. Pes sa'âdet ona ki rü'yet-i ilâhiyye ile müste'id oldu. Ve kezâlik sa'âdet ona ki onu göreni gördü, yani vârisini gördü. Zîrâ onun dahi rü'yetî rü'yet-i Hakk'dır.
Meselâ bir kimse fenerini şem'-i mihrâbdan îkâd eylese ve ondan bir fener dahi ihyâ olunsa nûrun ittihâdı cihetiyle fener-i sânî dahi şem'-i mihrâbdan îkâd olunur hükmen. Egerçi zâhirlerî bi-hasebi't-ta'ayyün muhtelifdir. Ve bu mertebe-i ednâyı idrâkle ol nursûz kişi ol fener gibi nûra kâbil olmakdadır. Pes fenerin derûnû şem'dir ki nûrû bîrûna 'aks etmişdir. Ve onunla tarîka ihtidâ hâsıl olur. Zîrâ her zâhir bir bâtına müsteniddir. Yani ol zâhir ol bâtından müteessir nûr-i rûhdan bedene müşta'il ve müteharrik olduğu gibi. Ve eğer ol bâtın-ı fenerde olan şem' ihrâç olunup elde ahz olunsa fenerde olduğu gibi safâ vermez. Belki basarı ahz eder. Bu cihetdendir ki Kur'ân'da tefhîm için temsîl edip buyurur, " مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌۜ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍۜ".
Yani insanın bedeni sakbesiz olan pencere gibidir. Ve kalbi bir zücâceye benzer ki bedenden asfâdır. Ve nûr-ı îmân veya nûr-ı keşf onda misbâh gibidir. Ve ol misbâhın nûrû zücâceden dışarı aks etdiği gibi mişkât dahi onu zabt eder. Ve nûr mahfûz olur. Nitekim bir kimse nûr-ı şemsi zabt etmek istese hazefden bir çanak içine su koyup güneşe karsı vaz' eder. Pes ol çanak kesâfeti sebebiyle ol suya mün'akis olan nûru zabt eder. Şöyle ki eğer bir zücâce içinde olsa münzabıt olmaz. Ve âyîne dahi bu ma'nâya misâldir. Yani eğer âyînenin zahrında üsrüb ile tılâ olmasa ol âyîne yüz göstermez. Pes tecelliyât-ı sıfâtı bundan fehm eyle. Ve nazar eyle ki Allah Teâlâ rûh ile cismi nice biribirine âyîne eylemiş ve müttehid kılmışdır. Şöyle ki bedene nazar etmek rûha nazardır. Nitekim Hatmü'l-evliyâ kelimâtında gelir : "Lenâ min ermihî rûhun ve cismün" (Bizim için Allah'ın emrinden bir ruh ve bir cisim vardır). Yani rûh ve cismin ikisi dahi âlem-i emirdendir. Egerçi bi hasebi'z-zâhir cisim mâddeden ve müddet ile hâsıldır. Velâkin asıl tecellî birdir. Ve eğer rûhû bî-perde-i beden görmek istese müteazzirdir. Zîrâ mücerredâtı nazar idrâk etmez. Ve cemî'-i esyâ ki şevâhid-i tevhîd ve vücûh-i esmâ ve sıfâtdıri, cümlesi i'tibârda insan gibidir. Egerçi insan mecmau'l-esmâdır. Binâen 'alâ-hâzâ bir kâmilin yüzüne bakıp "Bu dahi bezcileyin beşer imiş ancak" deme. Zîrâ eğerçi beşeriyyetde iştirâk vardır. Nitekim Kur’ân'da gelir : "قُلْ اِنَّمَٓا اَنَا۬ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ". Belki yüzünde nûr-ı ilâhîden mün'akis olan nûruna ve kalbinde sırrına nazar eyle ki bununla iftirâk ve temâyüz vâki‘ olur. Nitekim Tenzîl'de gelir : "يُوحٰٓى اِلَيَّ". Yani beşeriyette iştirâkden sonra vahy va'diyle biribirimizden mümtâz olmuşuzdur.
Pes, cihet-i iftirâk vâr iken nice ittihâd da'vâsı sahîh olur, dem ile misk gibi. Yani misk aslında demdir. Velâkin vasf-ı zâyid ki râyiha-i tayyibedir, onunla demden mümtâz olmuşdur. El-hâsıl her dem misk olmadığı gibi her ferd-i beşer dahi veliy-yi 'urefâ ve her velî dahi nebî ve her nebî dahi resûl olmaz. Ve nûrun zuhûr ve ihtifâsına nazar olunur. Yani bi'l-kuvve bi'l-fiil gibi değildir. Ve illâ demişlerdir : "Fî külli şe'yin fîhi külli şey" (O her şeydedir, her şey O'ndadır). Bu kadar nûr-ı Hakk'ın zuhûrû vâr iken yine huffâşlara hafîdir. Ve i'tizâle düşüp nûr-ı rubûbiyyetin hakkında a'mâlar tarîkına giderler. Ve hadîsde gelir : "Küntü kenzen mahfiyyâ" (Gizli bir hazîne idim). Yani Hakk bâtın ve muhtefî idi. Zîrâ kable halki'l-halk zuhûru kendine idi, gayra göre zuhûrû yok idi. Çünkü zât ve sıfatın izdivâcından halk zâhir oldu. Zâhir-i halk Hakk ve bâtın-ı Hakk halk oldu. Yani halka nisbet ile bâtın zâhir oldu. Ve Hakk'a nisbet ile zâhir bâtın oldu. El-hâsıl Hakk'ın zuhûruna halkın zuhûru mâni' olmadı. Zîrâ halkın zuhûru, zuhûr-i Hakk'a âyîne oldu. Âyîne ise nazarda mer'î değildir. Bu cihetden pîr-i tarîkatımız buyurur : "Hakk zâhirdir, mahlûk mestûr". Yani mahcûb olan halkdır deyu nazar eder. Demez ki manzûrum Hakk'dır. Ve âyînenin zuhûru ona hicâb değildir, zîrâ mestûrdur. Bu cihetdendir ki mevcûdât 'adem hükmündedir. Ve ehl-i vücûd-i hakîkatin nazarında değildir, olsa dahî âyîne olmak üzere manzûrdur.
Ey mü'min! Bu kelimâtı istimâ' edip tarîk-ı ilhâda gitmeyesin. Ve zâhir-i şer'a muhâlifdir demeyesin. Zîrâ mezheb-i hakîkatde şer'a muhâlif olan merdûddur. Nitekim dediler : (Şerî'atin reddetdiği her hakîkat reddedilir). Pes, sa'y eyle ki zâhir ve bâtını i'tidâl üzerine cem' edesin ve kemâl ehli olasın. Yalnız zâhiriyyeden olmayasın ki onlar tahâret-i zâhir ve ibâdet-i zâhir ve siyâset-i zâhir bulurlar ancak. Ve yalnız bâtınıyyeden olmayasın ki onlar ahkâm-ı şer'iyyeyî bevâtıne sarf ederler ve te'vîl-i zâyiğ tarîkine giderler. Bu iki tâife mahrûmlardır. Ve zâhir ve bâtını cem' edenler merzûklardır. Nazar eyle ki Hakk Teâlâ sana rûh ve cisim vermişdir. Tâ ki ikisinin bile hattını tahsîl edesin ki hazz-ı rûh 'ulûm ve ezvâk ve hazz-ı cesed a'mâl-i sâlihadır. Bu cihetdendir ki insân-ı kâmile mübâya'a lâzımdır tâ ki onun irşâdıyla bu iki nesnenin ahkâmı vücûd bulâ. Ve illâ cenâh-ı vâhidden ne hâsıldır. Fefhem cidden.

“İzâ ruû zükirallah” 🌹🌹
YanıtlaSil