Sayfalar

7 Ocak 2026 Çarşamba

Rahmân, Kurân ve İnsân

İsmâil Hakkı Bursevî Hazretleri Kitâbü'n-Netîcesinde Sûre-i Rahmân'ın başındaki "اَلرَّحْمٰنُ عَلَّمَ الْقُرْآنَ" âyet-i celîlesi hakkında buyuruyorlar ki :

Rahmân, Allahu Teâlâ'dır ki rahmet ve nimet ve minneti âlemiyyân ve âdemiyyâna şâmildir. Evvelâ ol rahmet vücûd ve sâniyen tesbîh ve tahmîddir. Nitekim gelir : "وَإِنْ مِنْ شَيْئٍ إِلَّا يُسَ بحُ بِحَمْدِهِ". Yani tesbîh ve tahmîdi biribirine mukârin kıldı. Zîrâ tesbîhi muktezâ-yı zâtdır, anın içün takdîm edip asıl kıldı. Ve tahmîd muktezâ-yı sıfatdır, anın içün te'hîr etdi. Zîrâ sıfat zâta tâbi'dir. Ve tenzîh-i zât, bi-hükmi'l-akl ve tahmîd-i sıfat bi-hükmi'ş-şer'dir ve şer' akıldan muahhardır.

Ve bundan fehm olundu ki gerçi sekaleynden gayrıya göre şer' tasavvur olunmaz, fe-emmâ akıl tasavvur olunur. Zîrâ cemî'-i eşyâ akl-ı evvelin semerâtındandır. Ve maksimin sırrı, aksâma sârîdir. Ve aklın semeresi ilimdir. Zîrâ bilâ-akl olan ilme i'tibâr yokdur. Bu cihetden cemî'-i eşyâda sırr-ı ilm ve hayât ve sâir sıfat olmak lâzım geldi. Ve her nesne kendi makâmına göre sırr-ı vücûd ile ittisâfından mâ-adâ levâzım ve havâss-ı vücûd olan kemâlât ile dahi muttasıf oldu. Bu sebebdendir ki tesbîh ve tahmîd ile vasf olundu.

Ve bunda ta'lîm-i Kurân halk-ı insân üzerine takdîm olundu ki âyetin mâ-ba'di "خَلَقَ الْاِنْسَانَۙ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ"dır. Zîrâ gerçi halk ve îcâd ve hayât mukaddemdir, fe-emmâ ilimde şeref-i zâyid vardır ki maksûdun bi'z-zât olan ilim ve ma'rifetdir. Anın içün Hayy ve Âlim denilirken yine bazı mevâzı'da Âlim ve Hayy yazılır. Ve ilimden murâd, ilm-i ilâhî ve ilm-i nâfi'dir, mâ-sivâsı hâricdir. Zîrâ Âdem'e aleyhisselâm, ta'lîm olunan esmâda dâhil değildir. Ve benî-âdemin ilmi halîfe-i evvel olan Âdem'in ilmine tâbi'dir ki asldır ve aslın müştemil olmadığı ilim mu'teber değildir.

Anın içün "عَلَّمَ الْقُرْاٰنَؕ" dedi. Yani kırâate sezâ olan ilmi ta'lîm eyledi. Zîrâ sıfat-ı kemâliyyeden olan ilim bu ilimdir, mâ-adâsı kelâm-ı Hakk'dan hâricdir. Ve Kurân'ın ibâresi Kurân-ı Muhammedî'ye mahmûldür ki Cenâb-ı Nübüvvet'e, sallallâhu aleyhi ve sellem, ta'lîm olduğu gibi verese-i ümmete dahi ta'lîm olunmuşdur. Velâkin veresenin hâli, hâl-i Nübüvvet'e tâbi'dir ki Kurân yine evvelki Kurân'dır, fe-emmâ asran ba'de asrin nüzûlü tekerrür etmekdedir. (İyi anla, çünkü bundan nübüvvet lâzım gelmez, aksine bu velâyet yoluyladır).

Ve Kurân ki aslında kırâat ma'nâsına masdardır, yüz dört kitâbın kırâatine şâmildir. Zîrâ çünki ism-i Rahmân'ın umûmu her nebîye göre imtinân iktizâ eyledi, lâ-cerem Âdem cümleden mukaddem kırâatle mükerrem oldu. Ve onun unvân-ı suhufu hurûf-i teheccî idi. Pes, hurûf-i teheccî ilm-i kırâatden oldu ve Kurân'da münderic kılındı. Gerek sen ona hurûf de, zâhiri hasebiyle ve gerek kelimât de, terkîb-i evveli yüzünden ve gerek âyet de, terkîb-i sânî cihetinden ve gerek sûre de, terkîb-i sâlisi sebebiyle. Pes bir noktadır ki hem harf ve hem kelime ve hem âyet ve hem sûredir. 
İşte "El-ilmü noktatün(İlim bir noktadır)" budur. "فَتَعَالَى اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّۚ" nokta gibi olan kenz-i mahfîden cevâhir-i esrârı ne vechile nisâr eyledi ve icmâli tafsîl kıldı ve ârife her şeyde bir nokta yüzünden göründü ve âyât-i hüsnünü kırâat etmeği terkîb yüzünden gösterdi. Ve bundan ma'lûm oldu ki sırr-ı Kurân sârîdir, sırr-ı nübüvvet sârî oldu. Yani her asırda gelen nebînin nübüvveti nübüvvet-i Ahmediyye'ye tâbi' ve ondan bir numûne olduğu gibi, kitâbı dahi Kurân'dan bir numûne oldu, gerek Süryânî ve gerek İbrânî ve gerek gayrı. Nitekim gelir : "وَاِنَّهُ لَفٖي زُبُرِ الْاَوَّلٖينَ"Ve buradandır ki İmâm-ı Ebû Hanîfe, Kurân'ı Fârisî ile tercümeyi tecvîz eyledi, fe-emmâ manzûrun fîhdir. Zîrâ Kurân nazm ve ma'nânın mecmû'undan ibâretdir. Pes, Kurân'ı tercüme sâir elsineyi biribirileriyle tercüme gibi değildir. Zîrâ Kurân mucizdir, sâir suhuf-i ilâhiyye ise i'câz ile mevsûf değildir. Bu cihetden Kurân'ı gayrı lisân ile tercüme etmek i'câzına halel verir. Ve Kurân'ı nazmıyla okumağa kâdir olmayan sâir ümmîler gibi olup namâzı ol vechile kılar. Ve Kurân'ın zübür-i evvelînde olduğu zikri hasebiyledir. Ve bazı şerâi'i ile olduğu sûretde dahi maksûd yalnız mazmûndur denilmez. Zîrâ Kurân sıfat-ı i'câz ile muttasıfdır. Nitekim zikr olundu.

El-hâsıl, Kurân bi-hasebi'n-nazm sâir kütüb-i ilâhiyyeye muhâlifdir. Pes, husûs üzerine nazmı dahi murâât lâzımdır ve illâ belâgat ve fesâhati hakkında tertîb olunan âsâr ve fevâyid zâyi' ve mu'attal olmak lâzım gelir. Çünki Kurân'ın ta'lîmi ıtlâk üzerine zikr olundu, pes her ferde ta'allüm ve tashîh-i lisân etmek lâzım geldi ve illâ okuduğu Kurân bi-tamâmihî olmadı. Galat okuyanlar gibi. Yani galat okumakla bi-tarîkı't-tercüme okumak sevâbı olmamakda berâber oldu. Şu kadar vardır ki fehm-i ma'nâ için tercüme câizdir. Nitekim zebân-ı Fârisî üzerine tefâsîr tahrîr olunmuşdur, tâ ki zebân-ı Fârisî bilenler Arabî'den müntefi' olalar. Ve Türkî dil ile tercüme eylemek dahi böyledir. Ve cümle-i elsinenin efdali lisân-ı Arab ve badehû Fârisî ve badehû Türkî'dir. Nitekim hakâik ve hikeme münâsib olan budur. Ve bu makâmın bazı netâici gayrı âsârımızdadır. 

Ba‘de-zâ "خَلَقَ الْاِنْسَانَۙ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ"da ta'lîmi tekrâr eyledi. Ve beyân ki zamîrde olan ma'nâyı lisân ile tercüme ve ızhâr etmekdir, kırâati onunla te'yîd eyledi. Yani gerçi lisân kırâat için tahsîs olunmamış, belki sâir mekasıdı ızhâra dahi vesîle kılınmışdır. Fe-emmâ lisân ve beyândan maksûd olan kırâatdir. Onun için buyurur : "إِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِ كَ"

Yani okunan isimdir müsemmâ değildir ve isim müsemmânın levâzımındandır. Bu cihetdendir ki hakâik dedikleri insânın kalbinde ve zevkine dâir ma'nâdır. Ve lisâna gelen onun havâss ve levâzımdır. Onun için hakâik rumûz ile ta'lîm olunur ve illâ nefs-i hakîkat lisâna gelmez. Ve Hızır ile Mûsâ aleyhimesselâm arasında cârî olan ahvâl dahi bu yüzdendir. Ve bundan fehm olundu, cümle-i âlem Kurân'dır ki esmâsı cihetinden makruvvdür. Ve ona hakâik-ı muhtelife olduğu cihetden Furkân dahi denilir. Çünki ol Furkân insânda müctemi' oldu, insâna Kurân denildi. Zîrâ hakâik-ı ilâhiyye ve kevniyyenin mecmû'u onda mündericdir. Ve onun âyâtı okunur ki âsâr-ı ilmiyyesidir. Ve onun âsârını lisâna getirmeyen belki reddeden, "وَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَالْغَوْا فٖيهِ" diyen küffâra mülhakdır. Yani onlara küffâr-ı hakâik ve bunlara küffâr-ı şerâi' denilir. Ve küfürde iştirâk ne belâ-i azîmdir, teemmül oluna. Ve kâri-i Kurân'ın derecesinin nihâyeti intihâ-i kırâatindedir. Yanî ne kadar kırâat ederse ve kelimât-ı kibârı okursa ol kadar derece-i ma'rifeti âliye ve ona göre derecât-i cenâniyyesi dahi mürtefi'a ve râkıye olur. Zîrâ hakâik-ı irfâniyye Kurân'dan müstenbatdır. Ve Kurân'ın derecâtı hakâikıdır. Ve şerâi' ve ahkâm ol makâmâta vusûle süllem, yani nerdübândır. Anın içün hakâik şerâi'a beste oldu ve bî-leben semn bulunmadı. Ve maksûd ma'nâdır diye zâhiri terk eden hatâ etdi ve Işıklar gürûhuna mültehık oldu. Ve ibâdetde kesel ve fütûr zemm olundu. Zîrâ levâzım-ı terkdendir. Pes, terk gibi kılındı ve keseli müştemil olan tâat, neşât ile olan gibi olmadı. Pes, tâatinden tâlib-i netîce olan kimse neşât ve müşâhedeye makrûn olan vechile tâat ve ibâdet etmek gerekdir ve illâ bî-netîce kalır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder