Sayfalar

7 Ocak 2026 Çarşamba

Sûre-i Rahmân'ın İlk Âyetleri

Sûre-i Rahmân'ın ilk âyetleri ilk bakışda gâyet basit gibi görünür ama biraz üstünde durulursa insanı hayrete düşürür. Kısa kısa âyetlerdir bunlar, hattâ ilk âyet tek bir kelimeden ibâretdir. Fakat bunların tertîbinde hayret verici bir nizam vardır. Acaba niçin Allah ismiyle değil de Rahmân adıyla başlanmışdır? Niçin Kur`ân insandan önce zikredilmişdir? Kur`ân kime talîm edilmişdir? Soruları çoğaltabiliriz. 

Önce Rahmân esmâsından başlayalım. Malûm ya bu esmâ bu sûre-i celînin hem ismi hem de ilk âyetidir. Rahmân esmâsı, lafzatullaha denkdir. Yani o da Allah ismi gibi Hakk'a mahsûs biri isimdir ve diğer esmâyı câmidir. Nitekim Kur`ân-ı Kerîm'de, "قُلِ ادْعُوا اللّٰهَ اَوِ ادْعُوا الرَّحْمٰنَؕ" buyurulmuşdur. Aralarındaki fark şudur. Allah lafzı, mutlak gayb olan ehadiyyet mertbesine işâret ederken, Rahmân esmâsı ondan bir sonraki mertebe olan Cenâb-ı Hakk'ın sıfatlarıyla zâhir olduğu mertebedir. Diğer bir ifâde ile Allah ismi, Cenâb-ı Hakk'ın idrâki mümkün olmayan zâtına yani kimsenin hakîkatine vâkıf olamayacağı künhüne işâret ederken, Rahmân O'nun tecellîleri ile bilinebileceği bir mertebeye alâmetdir. İşte bu sûre-i celîlenin Rahmân ismiyle başlamasının hikmeti budur. 

İkinci âyetde, "Alleme'l-Kur`ân" buyurulması da bununla alâkalıdır. Çünkü Kur`ân ancak bu mertebede zâhir olur. Allah kendini bildirmek için Kur`ân'ı inzâl etmişdir. Kur`ân, Cenâb-ı Hakk'ın kendisini kelâmıyla bildirmesinden ibâretdir. Kur`ân olmasa Allah'ı bilemezdik. Kendisini bizzat kendisi bildiriyor kullarına, Kur`ân'dan maksad budur. Bu iki âyeti bir arada mütalaa edersek rahmâniyyet ile Kur`ân arasında çok kuvvetli bir bağ olduğunu görürüz. Cenâb-ı Hakk'ın insanla konuşması, insana hitâb etmesi, insana doğru yolu göstermesi kemâl-i merhametinden ileri gelir. Kur`ân olmasa, insan hayvandan farksız olurdu. Ancak Kur`ân sâyesindedir ki insan yücelmiş, yükselmiş üstün meziyetler kazanmış, izzet ve kemâl sâhibi olmuşdur. Diğer bir ifâdeyle Allah'ın rahmetinin en büyük tecellîsi Kur`ân'dır. 

Üçüncü âyetde, "Halaka'l-insân" yani "Allah insanı yaratdı" diyor. Burada iki vecih var. Birincisi, insandan maksad, Âdem ve onun zürriyetidir ama cesed itibarıyla değil, rûh bakımından. Çünkü cesed insanın hayvanî kısmıdır, rûhsuz cesed ölüdür. Nitekim beyân kâbiliyyeti de cesede müteallik değildir, rûha bağlıdır. Rûhsuz insan nasıl konuşacak, konuşulanı nasıl anlayacak, buna imkân var mıdır? Halbuki rûh duyar, anlar ve konuşur. Nitekim âlem-i ervâhda Allah, bütün rûhlara hitâb ederek, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demişdi ya, rûhlar da "Evet Yâ Rabbi, sen bizim Rabbimizsin" diye cevap vermişlerdi. İşte bu hitâba ve bu cevâba işâret vardır bu âyetlerde. Zîrâ şuur sâhibi, idrâk sâhibi, akıl sâhibi biricik mahlûkdur insan. Allah'a muhâtab olmaya lâyık başka kim var kâinâtda? Allah'ı bilme, Allah'ı tanıma kâbiliyyeti olan başka hangi mahlûk var?

Nitekim devâmındaki âyetlerde, güneşden ve aydan, yıldızdan ve ağaçdan bahsediyor Cenâb-ı Hakk. Bu dört şey ile bütün kâinâta işâret ediyor aslında. Yani demiş oluyor ki, kâinâtda ne varsa, habbeden kubbeye, seiyyeden süreyyâya, yerdeki otdan gökdeki yıldıza kadar her şey ama her şey benim emrimdedir, bana boyun eğmişdir, benim kahr u galebem altındadır. Yani kâinâtda ne varsa, onların hiçbirine insana verdiğim hürriyyeti vermedim, irâdeyi vermedim, hiç bir şeyi muhâtab almadım, yalnız insanı muhâtab aldım, onunla konuşdum, ancak insana beni anlama kâbiliyyeti verdim diyor. İşte "allemehü'l-beyân" bu demekdir. Buradan anlıyoruz ki kâinât da Allah'ın rahmâniyyetinin tecellîsidir ama insan bu tecellînin en yüksek mertebesidir. 

"Halaka'l-insân"da iki vecih var demişdik. İkinci vecih şudur. İnsandan maksad insân-ı kâmildir, halîfetullah olan insandır, yani canlı Kur`ân'dır. O da başda Muhammed aleyhisselâmdır. En yüce insan O'dur. Bu itibarla Allah Kur`ân'ı O'na talîm etmişdir ve beyân kudretini O'na vermişdir. O olmasaydı kimden öğrenecekdik Kur`ân'ı? Kim bildirecekdi bize Rahmân'ı? Gene buradan da anlıyoruz ki Cenâb-ı Hakk'ın rahmâniyyetinin en büyük tecellîsi Muhammed Mustafâ'dır, Habîb-i Kibiryâ'dır. Nitekim kâinâtda ne varsa, arş, kürsî, cennet, cehennem, yerler, gökler, melekler, felekler, hepsi hepsi Nûr-ı Muhammed'den zâhir olmuşdur. Zîrâ ilk yaradılan O'nun nûrudur. Rahmân esmâsı da O'na işâret etmekdedir.

1 yorum: