İsmâil Hakkı Bursevî Hazretleri Kitâbü'n-Netîcesinde buyuruyorlar ki :
Ve onlar ki mü'min-i nâkıs oldular, Kurân-ı münzelin zâhirine îmân getirdiler ki ahkâmdır ve bâtından mahcûb oldular, hikem ve hakâikdir. Ve bunlar iki kısımdır ki biri mukırr-ı mahcûbdur ki bunlar Resûl'ün yalnız a'zâ-i zâhiresi gibidir. Ve biri münkir-i mahcûbdur ki bunlar ne zâhirden ve ne bâtındandır. Zîrâ zâhirin makbûl olduğu bâtına i'tirâf iledir ki bâtın zâhirin lübbüdür. Pes, münkir-i bâtın olan kışr-ı mücerred pâyesindedir ki onun Resûl'e aslâ ta'alluku yokdur. Şol ma'nâdan ki şart-ı ta'alluk onda mefkûddur. Eğerçi münkir olan ta'alluk da'vâsındadır. Resûl ise yalnız sûretden ibâret değildir, belki rûh-i menfûh sebebiyle hakâik-ı ilâhiyye ve kevniyyeyi müştemildir. Bu cihetden onun kitâbı olan Kurân dahi iki hakîkati câmi'dir, tâ ki münzel ile münzelün-ileyh miyânında münâsebet-i tâmme ola.
İşte sôfiyye-i muhakkıkîn arasında el tutmak dedikleri budur ki ol el fi'l-hakîka Resûl'ün elidir. Yani Resûl'ün eli "يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْۚ yedullahi fevka eydîhim" mûcebince yedullâh olduğu gibi yed-i vâris dahi yed-i Resûl'dür. Şol cihetden ki Resûl Hakk'da ve vâris dahi Resûl'de fânîdir. Zîrâ saltanat ism-i a'zamındır ve ism-i a'zam Resûl'dür ki her asırda gelen verese onun nâibleri ve sûretleridir.
Pes, vereseyi inkâr eden Resûl'ün elin tutmamış oldu ki sûreten ve ma'nen mübâya'adır. Belki ehl-i zimmet gibi oldu ki havf-ı seyfden cizye verip mâlını ve nefsini tahlîs etdi, velâkin canını kurtarmadı. Zîrâ canı azâb içinde kaldı. Ve nefsinden murâd, onun zâhirde olan heykel ve cesedidir. Kezâlik ehl-i inkâr dahi azâb-ı dûzah havfından îmân getirdi, velâkin nâr-ı bu'd ve katî'at içinde kaldı. Zîrâ Resûl'ün bâtın-ı şer'ini gözetmedi. Bu yüzden bir vechile müna''am ve bir vechile mu'azzeb oldu ve nısf-ı mübâya'a ile kaldı. Ve belki an-aslin mu'azzebdir. Zîrâ havf-i nârdan nâşî olan îmân mu'teber değildir. Nazar eyle ki zimmînin dahi mâl ve demi hükmen mü'min gibidir, velâkin mü'min-i hükmî olmakdan mü'min-i hakîkî olmak lâzım gelmedi. Kezâlik münkirin îmân-ı sûrîsine i'tibâr yokdur. Zîrâ belinde inkâr zünnârı vardır ve ehl-i îmânın mecûsîsidir.
Ey mü'min! Teemmül eyle ki ne vechile kamer şemsden ve kevâkib dahi kamerden istifâde-i nûr etdiler ve sâir mevâzı'-ı muzlime, hâli üzerine şöyle zulmetde kaldı. Zîrâ o mevâzı'ın istifâde-i nûra isti'dâdı yok idi, lâ-cerem kamere mukâbil olamayıp âhir nûrsuz kaldılar. İmdi kamer insân-ı kâmilin kalbidir ki istifâde-i nûr etmeye, ona muvâcehe lâzımdır. Münkir ise müdbirdir, mukbil değildir. Binâenalâhâzâ zâhir-i şer'a temessük etdiği vech-i arzda mehtâba ta'alluk etmesi gibidir ki nefs-i kamerden bî-haberdir. Zîrâ nefs-i kamer 'ulvîde olur, münkir ise süflîdir. Pes, ol nûrun zerresi olmağa muhtâcdır ki tedrîc ile ona 'urûc eyleye. Münkir hod hacer-i galîz mertebesindedir ki vech-i arzda, yani arz-ı beşeriyyet-i kesîfede matrûhdur. Ve cezb-i cinsî olur yoksa hilâf-ı cinsî olmaz.
Ve bu takrîrden mefhûm oldu ki enbiyâ kendilerine tâbi' olan ümmetleriyle vahyi kabûl edip sâirler mertebe-i inkârda merdûd oldukları gibi verese-i enbiyâ dahi kendilerine mülhak olan kavimleriyle ilhâmı kabûl edip sâirler zulmet-i inkârda kaldılar. Ve ümmet ve kavm ki eczâ-i zâhiredir, onların kabûlü nebî ve velînin eczâ-i bâtınesinin kabûlü sûretidir. Pes, zâhiren ve bâtınen Hakk'ı kabûl eden hem sûret ve hem ma'nâ-yı neş'e üzerine olandır ki zinde gibidir. Ve kabûl etmeyen yalnız sûret-i neş'e olandır ki mürde gibidir. Yani meyyit gerçi sûret-i insândadır, fe-emmâ bî-rûhdur.
Kezâlik neş'e-i ma'neviyye-i insâniyyeden bî-haber olan dahi bî-rûh gibidir. Zîrâ maksûd olan yalnız rûh-i hayvânînin eseri değildir ki insân ve hayvân onda müşterekdir, belki rûh-i insânînin eseridir ki insân-ı hakîkî ile insân-ı hayvânî onunla mümtâz olur ve biribirinden fark bulur. Bu cihetden münkirin sûreti sûret-i mü'minde ve sîreti sîret-i kâfirdedir. Ve mukırrın sûreti ve sîreti sûret ve sîret-i mü'mindedir ki Âdem'in hilâfetinden maksûd olan bu makûle mü'mindir. Zîrâ sûret halîfe olmaz ve illâ meyyit dahi hall ü 'akde kâdir olurdu. Onun için Âdem'e esmâ ta'lîm olundu. Zîrâ âsâr sûrete nâzır ve esmâ sîrete dâirdir. Netîce-i tecellî-i vücûd ise âsâr-ı zâhire değildir, belki esmâ-i bâtınedir, belki âsâr esmânın âyînesidir. Velâkin ol âyîneden esmâ görmeğe bir esmâ bilir kimsenin yedinden gözü açılmağa muhtâcdır. Pes, basar kifâyet etmedi. Zîrâ onun netîcesi müşâhede-i âsâr ve suverdir. Belki basîret dahi lâzım geldi ki onun netîcesi müşâhede-i esmâ ve hakâikdır ki müşâhede-i müsemmâ dahi ona muttasıldır. Ve onun ki netîcesi sûret ola, ma'nâdan gelip sûrete gider. Ve onun netîcesi ma'nâ ola, ma'nâdan sûrete gelir ve sûretden yine ma'nâya gidip dâiresinin mübtedâ ve mültekâsı bir olur. Ve bu ma'nâ içinde netîcesi bir sûret olur ki ona sûret-i Hakk derler. Bu sûretde semâvât ve arz ve na'îm-i cennet ve zevk-i vuslat onun olur.
Ey mü'min! Eğer îmânımda kâzib olmayayım dersen îmânında sâdık olanların dâmenlerini tut ve ellerine yapış ki onlar sûret-i Hakk'dır. Zîrâ Hakk Teâlâ Âdem'i kendi sûreti üzerine halk eylemişdir ki sûret-i ma'neviyye-i kemâliyyedir. Ve Kurân sûret-i insân ve sûret-i Rahmân'ı câmi'dir. Zîrâ cemî'-i hakâikı müştemildir ve kenz-i mahfînin sırrıdır. Onun için insân Kurân'dır, yani hakâikı câmi'dir. Pes, Kurân’ın zâhirini mess etmek şerîat-i zâhire ile ve bâtınını mess etmek hakîkat-i bâtıne ile ameldir, velâkin amel, sûreten ve ma'nen mutahhar olmağa muhtâcdır. Nitekim Kurân'da gelir : "لَا يَمَسُّهُٓ اِلَّا الْمُطَهَّرُونَۜ lâ yemessühû ille'l-mutahharûn".
Pes, onun ki bâtını kazûrât-i ma'neviyye ile müteneccisdir, sûretden mahrûm değil ise ma'nâdan mahrûmdur. Bu cihetden lafzını okumak kifâyet etmedi, belki ma'ânîsi ve hakâikı lâzım geldi. Hakâikı ise insânı kâmil ile kâimdir. Ve şol kimsenin ki bâtını sû-i i'tikâd levsiyle mütelevvis ve inkâr-ı erbâb-ı hakâik necsi ile müteneccis ola, bu netîceye vusûle kıyâsı akîm ve her yüzden hâli sakîmdir ve sırât-ı müstakîm dediği onun muhayyelidir, yoksa muhakkakı değil.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder