Mürşid-i Azîzim Muzaffer Efendi Hazretleri Amerika'daki bir sohbet meclisinde "Sohbete biz mi başlayalım yoksa soruyla mı başlayalım, nasıl istiyorsunuz?" deyince, birisi elini kaldırdı ve "Nefs nedir ve nasıl temizlenir?" diye sordu. Bunun üzerine Efendi Hazretleri buyurdular ki :
Nefs Hakk Teâlâ'nın insanoğluna vermiş olduğu ve üzerine etle, kanla kılıflandırdığı bir kudret-i külliyedir ve bunun talîmini ve tavsîfini de Kurân-ı Mübîn'in emirleriyle ve nehiyleriyle çerçevelemişdir. "قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰىۙ kad eflaha men tezekkâ". Yani "Mutlakâ nefsini tezkiye eden felah buldu". İnsan iki şeyden müteşekkil. Vücûd toprakdan halk olunmuş, türâbî. Ve arşî olan da rûhdur. Rûhun da kısımları var, rûh-ı cemâdî, rûh-i şecerî, rûh-i hayvânî, rûh-ı insânî, rûh-ı sultânî, bir de rûh-ı sırr var. Toprakdan halk olunan bu bineğe Allah rûhu bindirmiş. Verilen rûhlarda bazı sıfatlar var, bunların düzletilmesi lâzım geliyor. Bunların da düzletilmesi, Kurân reçetesiyle Hazret-i Muhammed'in eczâhânesinden alınacak ilaçlarla oluyor bu iş, evliyâullah tezkiyesi ile oluyor.
Şimdi, rûh arşî olduğu hâlde nasıl oluyor da böyle bir takım kötü sıfatlar onun üzerinde var diyecek olursa vücûda hapsolunduğu için gurbete düşüyor, gurbete düşünce o temizliğini kaybediyor. Meselâ vücûdda şehvete âletler var ama rûhda kuvvet var ama şehvete âlet yok. Yani kötü sıfatların hepsi vücûdun hılkatiyle ortaya çıkıyor. Yarın yevm-i kıyâmetde Allah çağıracak bir kimseyi, diyecek ki, "Niye bunu böyle yapdın sen?". O diyecek ki, "Ben yapmadım Yâ Rabbi", "Kim yapdı?", "Rûh yapdı. Eğer rûh olmasaydı ben bir şey yapamazdım". Ruha soracak, "Yâ Rabbi" diyecek, "biliyorsun, bende kuvvet var ama âlet yok, vücûd yapdı". Rûh vücûda, vücûd rûha yükleyince, Cenâb-ı hakk şöyle buyuracak, "Bir kuvvetli vücûd var, gözleri a'mâ, bir de gözü gören bir mahlûk var, o da kötürüm. İkisi üstüste binerek bir suç icra etseler, hangisi bundan mesûldur?" diyecek Cenâb-ı Hakk. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem bunu söylediği vakitde, tebessüm buyurdular, Efendimiz kahkaha atmazdı, şuradan dördüncü dişi göründü. Böyle olunca şimdi ne oluyor? Rûh cesede girmekle, bir gurbete düşüyor, garîb oluyor. Ve bir takım da âletler var ki vücûdda, rûh yapacağı kötülüğü ancak o âletlerle yapabilir, vücûdda o âletler olmazsa, rûh o kötülüğü yapamaz. Rûh ile beden bir araya geldiği vakitde işte bu hâle geliyor. Dîn ve îmân, ne yapıyor, bu vücûd âleminde nefsi tezkiye etdirerek, onu kötülüklerden men ediyor. Nefs bu.
Sonra, bu nefsin sıfatları var. Nefs kötü değil kendisi. Islâh edilerek o nefs bakıyorsun ki, emmâreydi, tâ mutaminne, râdıyye, merdıyye, sâfiyyeye çıkıyor, talîmle, terbiyeyle. Her şeyin terbiye ile yüceleceğine yükseleceğine işâret de var işin içerisinde. Rûh-ı sırdan gayrı diğer rûhlar mahlûkdur. Rûh-ı sırr, "min emri rabbî"dir yani Hakk Teâlâ'nın Hayy esmâsının tecelliyâtıdır, vücûdun ne dâhilinde, ne hâricinde, ona mekân ittihaz edilmez. Ötekiler vücûda dâhil olduğu için vücûda kitleniyor, hapsolunuyor. Anâsır-ı erbaaya kitlenince, nasıl ki bir insan dünyâ yüzünde hangi memlekete giderse, o memleketin havasıyla, suyuyla o memleketin ahlâkını alıyor, vücûddaki bulunan bu hapsolunan rûhlar toprakdan yaradılan bu vücûdu ahlâkını alıyor. Alınca bunun çâresi, peygamberler vâsıtasıyla gönderilen kitaplarla düzeltilmesidir.
İşte o rûh girince vücûdun içerisine öyle hapsolunuyor ki, "وَنَفَخْتُ ف۪يهِ مِنْ رُوح۪ي ve nefahtü fîhi min rûhî, biz rûhumuzdan nefh etdik", bu nefha ile sarhoş oluyor ve vücûdda kalıyor, dışarı çıkmıyor. Nereye kadar? Tâ "اِرْجِع۪ٓي اِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةًۚ ircı'î ilâ rabbiki râdıyyeten merdıyye", ircı'î emrine kadar öyle kalıyor. Ve ne vakit ki ölüm zamanı geliyor, "ircı'î, dön", bu emirle dışarı çıkıyor. Bazısı çıkmıyor, içeride kalıyor. Onun için, esteîzübillah, "وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ يَتَوَفَّى الَّذ۪ينَ كَفَرُواۙ الْمَلٰٓئِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَاَدْبَارَهُمْۚ وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ velev terâ iz yeteveffellezîne keferû'l-melâikete yadribûne vücûhehüm ve edbârehüm", yüzüne ve arkasına vurularak rûh dışarı çıkarılıyor. Çıkmak istemiyor bazısı, içeride kalıyor. İrcı'î emrine kulak vermiyor, âsî çünkü, ıslâh olmamış. Bir de rûh-ı sırr var, o Cenâb-ı Hakk'ın Hayy esmâsının tecelliyâtı, vücûdun ne dâhilinde, ne hâricinde, ona mekân ittihaz edilmez, küfür olur o vakit, küfür olur.
Meselâ peygamberlerin vücûdundaki rûhlar, onları ıslâha ihtiyaç var mı? Yok. Neden? Peygamberlerin vücûdunun toprağı mukaddes yerlerden alınıyor. Onun için nasıl Hakk'dan geldiyse öyle tertemiz. Meselâ Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellemin vücûdunun toprağı Kabe'nşn olduğu yerden alınmış. Onun için Kabetullah olmuş, tavâf ediyor şimdi etrâfında. Kabe'nin olduğu yer Resûl-i Ekrem'in vücûdunun toprağının alındığı yer orası. Meselâ Âdem'in toprağı nereden alındı? Kabe'den alındı o da. Onun için enbiyânın vücûdu mukaddes yerlerden alındığından dolayı o vücûda giren rûh kirlenmiyor. Diğer vücûdlar kim bilir nereden, kimisi kenefden alınmış, rûh oraya girdi mi berbat oluyor iş, lağıma dalmış gibi. Onun için vücûdlar hilkatleri bakımından temiz olursa, rûh kirlenmiyor içerisinde. Yâhud az kirlenir, durumuna göre.
Evet, "قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰىۙ kad eflaha men tezekkâ". Kim ki nefsini tezkiye etdi, felâha nâil oldu. Bu da iki türlü olur. Mâdem soru soruldu, bunun üzerinde konuşalım. "Men arefe nefseh fekad arefe rabbeh, nefsini kim bildi, Allah'ı bildi". Bunun iki manâsı var. Bir manâsı var, nefsinin aczini bildi mi, Hakk'ı buldu demekdir. Meselâ biz zayıfız, bir kavîye ihtiyâcımız var. Biz açız bir rezzâka ihtiyâcımız var. Biz mağlûbuz, bir gâlibe ihtiyâcımız var. Biz günahkârız, bir rahmâna ihtiyâcımız var. Biz mahlûkuz, bir hâlıka ihtiyâcımız var. Şimdi böyle olunca, nefsini böyle acz içinde gördüğü vakitde, bir kudret-i külliyyeye inanmak mecbûriyyeti hâsıl oluyor ve Hakk Teâlâ'yı böyle biliyor. "Men arefe nefseh fekad arefe rabbeh". Bu ibtidâîlerin, mübtedîlerin Hakk'ı bilmeleri. "Nefsini bilen rabbini bilir"in bir de şu manâsı var. İnsanların Allah ile bir râbıtaları var, münâsebetleri var hilkatde. "اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ innâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn". Biz memleket-i rabbâniyyeden buraya geldik. Ve tekrar buradan memleket-i rabbâniyyeye gideceğiz. Yalnız îmân edenler, onlar vâsıl olacaklar. Ötekiler ayrılacak. "وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ vemtâzü'l-yevme eyyühe'l-mücrimûn".
Şimdi, bir nefsin aczini bilerek Hakk'ın kudret-i külliyyesini kabûl etme var ki bu ibtidâî olan, birinci madde. Bir de insanın Allah ile münâsebeti var. Meselâ biz başlıbaşına bir insan değiliz, içimizdeki özümüz Hakk'a bağlı bizim. Neden? Bismillâhirrahmânirrahîm, "وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ ve nahnu akrebu ileyhi min habli'l-verîd, ben size sizden daha yakınım". Bu yakınlık senin benim yakınlığım gibi değil ammâ. Bu yakınlık başka bir yakınlık. Öyleyse kurbiyyet-i ilâhî var insanoğlunda. Yani nasıl ki üzümün tânesi koparsa salkımdan kurur o, bitdi onun işi. Orada kaldığı müddetçe hayâtı devâm ediyor. Meselâ şöyle anlatalım. Estağfirullah, estağfirullah, Cenâb-ı Hakk bundan münezzeh ve çok yüce. Milyonlarca ampul var dünyada, içinde ışık yanıyor. İşte ampulleri bizim vücûdlarımız gibi düşünürsek, içinden geçen ışık da Hakk'ın Hayy esmâsını remzediyor. Estağfirullah, estağfirullah, estağfirullah, Allah bundan münezzeh Celle ve Tekaddes Hazretleri, ama ben bunu insanlara anlatmak için söylüyorum. Yani kellimü'n-nâsi alâ kaderi ukûlihim, insanlara anlatmak için söylüyorum bunu. İnsanları birer ampul gibi düşünün. Daha ondan başka da var. Diğer hayvanat da öyle. Hepsinde Hayy esmâsının tecellîyâtı var. Her şey zât bakımından mukaddes, sıfat bakımından çirkin. Her şey zât itibarıyla mukaddes, çünkü zâtı ışık misâli, sıfatı çirkin. Kimisi eğri ampülde, kimi düz ampülde, kimi tozlu ampülde, kimi temiz ampülde, ama içinden geçen ışık bir. Kimisi üç mumluk, kimi yüz mumluk, kimi beş bin mumluk, ama aynı ışık gene içindeki. Bunun gibi, insanların Hakk'la böyle münâsebetleri var.
İşte, rûhla cesed fazlaca sevişdiler mi yani insan dünyâya bağlandı mı, ölümü şiddetli oluyor. Niçin? İki sevgili birbirinden ayrılamaz kolay kolay. Onun için kim ki dünyâdan ve ehl-i dünyâdan yüz çevirdi, o adam Hakk'a rücû etdi. Hattâ "Mûtû kable en temûtu", ölmeden evvel ölmek. İrcı'î emrini ölmeden evvel almak lâzımdır. Yani biz yaşarken, bu âlemde iken, ircı'î emriyle biz Hakk Teâlâ'ya dönebiliriz. Hakk bizden râzı, biz Hakk'dan râzı olduğumuz hâlde. Mutmainne, râdıyye, merdıyye ile beraber. Onun için, "mûtû kable en temûtu" sırrına kim mazhar oldu, böyle.
Ben misâl olarak bunu verdim. Yani Cenâb-ı Hakk münezzeh böyle şeylerden. Allah çooook yüce, böyle şeylerle ifâde edilmez. Yani Allah'la kulların münâsebeti nasıl olur diye sordukları vakitde, böyle bir misâlle cevap verilebilir. Ampül içinden elektrik geçmeden yanmadığı gibi bütün mahlûkâtın yaşaması da Hakk'ın Hayy esmâsının tecelliyâtıyladır.Efendi Hazretleri "Başka soru var mı?" diye sorunca birisi söz alıp, "Daha önceki bir sohbetinizde rüyâ bahsine bir parça girdiniz, fazla derinleşmeden kaldı, acaba lutfeder misiniz, rüyâlardan biraz daha bahseder misiniz?" deyince Efendi Hazretleri buyurdular ki:
Konuşalım. Rüyâyı Kurân-ı Kerîm teyîd ediyor. Sûre-i Yûsuf, "اِذْ قَالَ يُوسُفُ لِاَب۪يهِ يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ي رَاَيْتُ اَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَاَيْتُهُمْ ل۪ي سَاجِد۪ينَ . قَالَ يَا بُنَيَّ لَا تَقْصُصْ رُءْيَاكَ عَلٰٓى اِخْوَتِكَ فَيَك۪يدُوا لَكَ كَيْدًاۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ لِلْاِنْسَانِ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ". Bu bir. İkincisi Sûre-i Fetih'de, "لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّءْيَا بِالْحَقِّۚ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِن۪ينَۙ مُحَلِّق۪ينَ رُؤُ۫سَكُمْ وَمُقَصِّر۪ينَۙ لَا تَخَافُونَۜ ilâ âhiri'l-âye". Üçüncüsü, kâle İbrâhim aleyhisselâm fî sûreti's-saffât, "يَا بُنَيَّ اِنّ۪ٓي اَرٰى فِي الْمَنَامِ اَنّ۪ٓي اَذْبَحُكَ فَانْظُرْ مَاذَا تَرٰىۜ".
Rüyâyı Kurân-ı Kerîm böyle teyîd etdikden sonra, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi veselleme de bidâyet-i vahiy rüyâ ile başladı, rüyâ-yı sâdıka.
Daha da var Kurân-ı Kerîm'de rüyâ hakkında, ben üç sûreden okudum, bunlar kâfî geldi. Üç sûrede rüyânın hak olduğunu, gerçek olduğunu, rüyâların kıymetli olduğunu, rüyâlarda bir manâ olduğunu Allah Kurân'da beyân ediyor. Koca İbrâhim Peygamber çocuğunu kesmeye yatırıyor, rüyâ ile. Anla bak meseleyi.
Cenâb-ı Peygamber'e ilk vahiy, rüyâ-yı sâdıka ile geliyor. Sonra Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, rüyâsında görüyor kılıcının ucu kırılmış Uhud Harbinde, ehl-i beytinden yâhud akrabâsından bir zâtın şehîd olacağını ifâde ediyorlar. Tevîl ediyor rüyâyı. Bir var ki böyle vahiy olarak geliyor, bir de var ki bazı rüyâ var demek ki tevilli olacak. Ona işâret var bunda. Öyle olunca mübeşşirât oluyor rüyâ. Vahiy olduğu gibi bu vahyin bereketi olarak mübeşşirât oluyor. İstikbâli bazen Cenâb-ı Hakk ne yapıyor rüyâ ile insanoğluna bildiriyor.
Peki bu nasıl oluyor? Göz yok madde yok, gören nedir, görülen nedir? Baş gözüyle görülene rüyet denir, rüyâ değil, rüyet denir. Basîretle görülürse, uyku hâlindeyken rüyâ denir. İnsanın baş gözü olduğu gibi kalb gözü de vardır. Ona basîret derler. Baş gözüne basar, kalb gözüne basîret. İnsan yatdığı vakitde uykuya, bazen Cenâb-ı Allah o kuluna istikbâlden bir şeyi bildirecekse, tebşîrât yapacaksa eğer, ne yapar, rûh o kuldan dışarıya çıkar, ama terketmez kendisini. Çıkan rûha göre rüyâ değişir. Rûh-ı sırrın, içeride dışarıda yeri yok onun, ne içinde ne dışında, mekân yok rûh-ı sırra. Meselâ rûh-ı sultânî çıkdıysa, hüve hüvesine zuhûr eder. Çünkü neden? Rûh-ı sultânî çıkar, gider levh-i mahfûza, o levhi okutur Allahu Teâlâ ona. Levhi yazıyla okumaz, resimle okur. Ve ne yapar, uyandığı vakitde derhal vücûda geri döner. Fener yok mu hiç birinizde? Onun gibidir yani. Nasıl böyle kapadın mı hop diye ışık kapanıyor, rûh o kadar süratlidir. Ke lemhi'l-basar. Ondan daha süratli. Yatdığı vakitde Allah gösterecek mi, rûh-ı sultânî çıkdı, o vücûdda hapis. Rûh-ı sırr değil, rûh-ı sırr insanıı yaşatan Hayy esmâsının tecelliyâtıdır. Ne dışarıda ne içeride. Aman hâ, küfür olur sonra, Allah muhâfaza buyursun. O rûh çıkıyor ondan gidiyor, nereye? Tâ buradan İstanbul'a yâhud Japonya'ya, bir ânda. Ne gösterecekse Cenâb-ı Allah o göstereceği şeyi resimle, yazıyla değil, resimle gösteriyor. Resimle gösterince kalb gözü görüyor onu. Sonra uyandı, hop yerine giriyor. Bir ânda hemen. Işığı böyle söndürdüğünde nasıl ışık bir ânda kayboluyorsa onun gibi. İkinci. Rûh-ı insânî çıkdı, ters görüyor. Pislik görüyor, parayla tevil olunur. Yılan gördü, tarîkatdaysa manâsı ayrı, şerîat ehliyse gene manâsı ayrı. Bıçak gördü, kılıç gördü, demir gördü, ateş gördü, ne ise işte şerîatda manâsı ayrı rüyânın, tarîkatda manâsı gene ayrı. Onu şeyh tayîn eder, onu ayırır şeyh efendi, doktordur o husûsda. Öyle olmazsa şeyh olmaz.
Bir de nedir, rûh-ı hayvânî çıkıyor dışarıya. Neye benziyor rûh-ı hayvânî? Sıkışdın, affedersin çişin geldi, hep vîrâne görüyorsun, helâ görüyorsun filan filan. Yâhud susamışsın yatmışsın, dere görüyorsun, çeşme görüyorsun filan hep onları gösteriyorlar.
Aynı rüyâyı pâdişah görse, reisicumhur görse ayrı, bir âlim görse ayrı, bir çoban görse ayrı, bir kötü adam görse ayrı ayrıdır manâları. Hepsinin manâsı ayrıdır. Onu ancak şeyh hazretleri Cenâb-ı Hakk'ın onun kalbine verdiği ilhâm ile, "فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَاۙۖ fe elhemahâ fücûrahâ ve takvâhâ", kalbine gelen ilhâm ile çözer rüyâyı. Bazen de çirkin bir rüyâyı şeyh efendi hayra tevîl ederek anlatır, o şeyh efendinin Allah indinde bir makâmı varsa eğer, Cenâb-ı Hakk onu mahcûb etmemek için o şeyhin tabîri üzerine tecellî etdirir.
Herkese söylememeli rüyâsını. Hüsn-i zan etdiğin, sevdiğin, zâhid, âbid, âşık insanlara, temiz insanlara söylemek lâzımdır. Sonra ikinci bir mesele var. Bazı zâhid, âlim hocalarımız bizim, "Sen abdestsiz yatdın, gördüğün rüyâ sahîh değildir" diyor. Yanlış br kaziyyedir bu. İster hıristiyan, ister müslüman, ister mecûsî, ister budist, ister mûsevî, kim görürse görsün, hak olarak rüyâ zâhir olabilir. Çünkü insandır. Allah'dan sonra en büyük varlık, en kıymetli varlık insandır. Mahlûkât içerisinde en kıymetli varlık insanoğludur. Cennet, cehennem, melâike, sırât, mîzân, nâr, nûr, arş, kürsî, semâvât, ard, yağmur, güneş, yıldız, kış, yaz, sonbahar, ilkbahar, ne yaradıldıysa hepsi insan için yaradılmışdır. Hattâ insanın cehenneme gitmesi bile insanın şerefindendir, kıymet vermeseydi Allah cehennemi yaratmaz, hiç meşgûl de olmazdı, toprak yapardı.
İnsan, insan, insan. İnsanların da en efdali Resûl-i Ekrem Efendimizdir, sallallahu aleyhi vesellem. Ehl-i Beyt'in en kıymetlisi, Cenâb-ı Fâtımetü'z-Zehrâ ve Aliyye'l-Mürtezâ'dır. Ve cennetin gençleri, arşın küpesi ve süsü, Hazret-i Hasan ile İmâm-ı Hüseyin'dir.
Amr ibn As islâm oldukdan sonra Cenâb-ı Peygamber onu harbe gönderdi, seriyye başına, yani kumandan yapdı, bir seriyye verdi gönderdi. Gelmiş Huzûr-ı Saâdete, geldikden sonra, zekî adam, duhât-ı Arab'dan kendisi, kendine bir pâye verdirmek için, Cenâb-ı Peygamber'e demiş, "Yâ Resûlallah, kimi seversiniz çok?" demiş, "en çok sevdiğin kimdir?" demiş. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem de buyurmuşlar ki, "Âişe'yi severim" demiş. "Kadınlardan sormuyorum Yâ Resûlallah, erkeklerden soruyorum" demiş. "Ebûbekir'i severim" demiş. "Sonra kimi seversin?". "Hafsa'yı severim". "Kadınlardan sormuyorum, erkeklerden kimi" demiş. "Ömer ibn Hattâb'ı". "Sonra?". "Osmân'ı". Cenâb-ı Fâtıme dedi, "Yâ Resûlallah, Ali hakkında bir şey söylemediniz". Buyurdular ki, "Ali benim nefsimdendir".
Birisi, "Âb-ı hayât suyu ne demekdir?" diye sorunca Efendi Hazretleri "Hayat suyu demek yani onu içen ölmez bir daha" buyurdular. Aynı kişi, "Peki bu nerede oluyor efendim?" diye sorunca Efendi Hazretleri buyurdular ki :
İçindesin ya! İslâm oldun işte âb-ı hayât o. Âb-ı hayât islâmdır. "لِيُنْذِرَ مَنْ كَانَ حَيًّا li yünzira men kâne hayyen", hayları inzâr etdiğine göre Kurân-ı Kerîm, öyleyse insan islâm oldu mu ölmez o. Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez.
Efendi Hazretleri soruyu soran zâtı yanına çağırarak buyurdular ki :
Gel sen bakayım şuraya. Buraya gel bakayım, çok uzakda oturmuşsun. Gel bakayım buraya. Şimdi ben sana âb-ı hayâtı anlatacağım, otur bakayım buraya, mâdem sordun. Şeyh Muzaffer'de her şey bulunur, attar dükkanı gibi.
Süleyman Peygamber'în bir papağanı varmış, papağan kuşu. O peygamberin eğlencesi oymuş. Hem hükümdar Süleyman aleyhisselâm hem de peygamber. İkisi bir araya cem olmuş. Hem mülk, hem nübüvvet. Hem imâret, hem nübüvvet . Dünyâ insana teveccüh ederse insan sıkıntıdan kurtulamaz. Öyle mülk sâhibi olursa bir adam, hiç paçayı kurtaramaz sıkıntıdan. Onun için pâdişahlar soytarı tutarlar, soytarılar sultanları güldürürler. Sultan onunla ne yapar eğlenir. Sıkıntısı def olur yani. O da, Süleyman alyhisselâm papağan kuşunu, onunla eğleniyor, konuşuyor onunla. Zâten mantıku't-tayra vâkıf. Hayvanların lisânını biliyor Süleyman aleyhisselâm. Gökde uçuyor. "وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌۚ " ve li süleymâne'r-rîha guduvvuhâ şehrun ve revâhuhâ şehr". Üç aylık yolu öğlenle ikindi arası gidiyor Süleyman Nebî, uçuyor, tayyâresi var, halı, seccâde. Bir sabah kalkmış, papağan boynu bükük, düşünüyor, hindi gibi.
Antreparantez, Hoca Nasreddin bakmış pazar yerinde bir papağan satıyorlar, on bin, yirmi bin, elli bin derken, Hoca koşduğu gibi eve hindiyi yakalamış, pasara getirmiş, "Bu çok para eder" demiş. Tellal'ı çağırmış," Gel buraya şunu sat bakalım" filan. Vermişler, beş lira, altı lira, on lira filan. Fenâ hâlde kızmış hoca, "Ulan bu kadar kuşa on bin yirmi bin veriyorsunuz, koca hindiye on lira olur mu! Utanmıyor musunuz on lira vermeye!" demiş. "Hocaefendi, o papağan kuşu". "Bu da hindi ya". "Ama o insan gibi konuşur" demişler. "Kardeşim, bu da insan gibi düşünür" demiş.
Papağan düşünüyor bu sefer, boynunu bükmüş. Hemen Süleyman Peygamber, "Ey tûtî!", tûtî-i mûcize-gûyem ne desem lâf değil, "Ey tûtî! Ne düşünüyorsun bakayım?". "Memleketim hatırıma geldi, gurbetdeyim burada, memleketim hatırıma geldi, annem babam var benim de, hasret kaldık. Benim yerim çok rahat, sen bir peygamber-i zîşânsın, aynı zamanda hükümdarsın, sen beni sarayda büyütüyorsun, yetiştiriyorsun ama efendime söyleyeyim beni de düşün, annemi babamı özledim" demiş. "Yaaa öyle mi! Peki. Haydi ben seni annene babana göndereyim ama sakın gelmemezlik yapma! Rüzgara emir veririm, seni yakalatırım. Yâhud ifrtileri gönderirim, cinleri gönderirim, yakalatırım seni. Anladın mı! Söz mü?". "Söz". "Ne kadar yolun?". "Bir ay gideceğim, bir ay geleceğim, bir ay da orada otururum, üç ay, doksan gün". "Çok be!". "Yok yok o kadar, daha aşağı olmaz Yâ Nebiyallah, bir ay yol gideceğim" demiş. "Peki haydi git gel bakalım" demiş, göndermiş. Papağan kuşu gitmiş memleketine. Eh güzel günler çabuk geçmiş, hemen vakit dolmuş.
Otuz gün ne olacak, geldik buraya hemen doldu. Sizi bırakamıyorum bir türlü, siz de beni bırakamıyorsunuz, yakaladınız beni, "İlle kal burada" diyorlar. Canım ben İstanbul'a gideyim, gönlüm burada gene. "Hayır olmaz" diyorlar, "gitmeyeceksin, burada kalacaksın". "Yâhu siz beni ağırlayamazsınız". "Ağırlarız" dediler. "Ev verelim sana kal burada" dediler. "Ben evi ne yapayım, bundan sonra bize mezar".
Papağanın güzel günleri çabuk geçmiş. Çabuk geçiyor güzel günler. Meşakkatli günler uzun sürer. Meselâ hasta ile sıhhatli bir mi? Hasta ile sıhhatli bir değil. Hasta için sekiz saat seksen sene gibi, sıhhatli için hemen geçiverir. Âşık ile maşûku bir odaya koy, bir de dişi ağrıyan adamı bir odaya koy. Sabahleyin ikisini çıkar, sor, "Ne oldu?". Dişi ağrıyan, "Aman yâhu, sabah olmadı be!". Ötekine sor, "Hemen sabah oldu" diyor. Bak bak bak. Yâhu ev sâhibi ile kirâcı. Ev sâhibi, "Uzuyor ay yâhu" diyor. Kirâcıya soruyorsun, "Ulan daha dün verdik kriâyı, ne çabuk geldi ay" diyor. Neyse.
Demişler ki "Gün bitdi gidiyorsun, biz peygambere bir şey göndereceğiz. Bir şişe çıkarmışlar, "Bunun içine biz âb-ı hayât koyacağız" demişler. Hayat suyu. "Peygamber bunu içsin, ölmesin. Çünkü o hem hükümdar, hem peygamber, ölmesin. Hediye, en büyük hediye bu". Sarmışlar, bağlamışlar kanadının altına, haydi bakalım. Kuş havalanmış, bir sabah saraya varmış. Peygamber bir de bakmış, kuş duruyor orada. "Tûtîm hoş geldin", "Hoş bulduk yâ nebiyyallah". "Bakalım bana ne getirdin memleketden?". "Oooo sana ben öyle bir şey getirdim ki. Âb-ı hayât getirdim". "Ne demek o?". "Hayat suyu Yâ Nebiyallah, onu içdi mi bir adam ölmez bir daha , ebediyyen ölmez. Şimdi sen bir peygambersin, aynı zamanda hükümdarsın, iç onu ölme, bundan daha güzel bir şey olmaz. Bunu düşündüm, annem babam da bunu lâyık gördü size, ben de aldım geldim". "Ver bakayım şişeyi bana". Kanadını kaldırdı, Peygamber sökdü oradan aldı şişeyi. Peygamber bu! "Sorayım" dedi, "istişâre edeyim". Bütün vuhûşu tuyûru bir meclise topladı, insanları da. "Ey ahâlî! Ey ibâdallah! Ey Allah'ın mahlûkâtı! Bana bu papağan kuşu âb-ı hayât getirmiş", hayat suyu, "وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّۜ ve ce'alnâ mine'l-mâi külle şeyin hayy", "içeyim mi içmeyeyim mi?". Hepsi birden, "İç Yâ Nebiyyallah, ebediyyen kal başımızda, kıyâmet gününe kadar". Düşünemiyor ki, ulan çok yaşamaya kalkma. Çok yaşamaya kalkarsan, çocuğun ölür. Sen kalırsın, evlâdının acısını tadarsın. Karın ölür, kızınn ölür, torunun ölür, ahbâb u yârânın ölür, kalırsın tek başına sen. En büyük felâket. Azâb, en büyük azâb. Yaşlandı mı insan, erzel-i ömüre erdi mi o a bir musîbet, mûsibet-i azîme, erzel-i ömür. Ama "İç" dediler filan. Fakat kukumav kuşu, baykuş, "Aman Yâ Nebiyyallah, sakın içeyim deme" dedi baykuş Peygamber'e. "Ne oldu?". Filanca dağ var, orada bir mağarayı git gör, orada bir şey göreceksin, ondan sonra karar ver, ister iç, ister içme" dedi. Hazret-i Süleyman emretdi rüzgara, hemen oraya vâsıl oldu, buldu o mağarayı. Bir salıncak, içinde bir insan, küçülmüş bebek kadar kalmış. "Aaah ölüm! Aaah ölüm nerdesin! Âh ölüm gel beni bul!" bağırıyor.
"Yâ mevt! Ölüm! Ölüm!" diye yalvarıyor. "Efendim, bu âb-ı hayât içdi, ölemiyor" dediler. Hemen Cebrâil geldi, vurdu eline Süleyman Peygamber'in ve dökdü suyu. Dedi ki, Zamanı geldiği vakitde, ölüm bir nimetdir" dedi. Dökdüler suyu. İşte âb-ı hayât o. İçdi mi bir adam ölemez bir daha. Ölemeyince de ne olur onun hâli? Şimdi sen genç adamsın, yersin içersin, dışarı çıkartırsın rahat rahat. Yaşlandı mı adam işiyemiyor. Su içiyorsun çıkaramıyorsun. Ekmek yiyorsun hazmedemiyorsun. Felâket oluyor. Onun için âb-ı hayât içmek iyi değil. Sen hayat suyunu içdin ama haberin yok. Müslüman olanlar ölmezler. Hayvanlar ölür. "Lâilâheillallah Muhammedü'r-Resûlullah" deyip lisân ile ikrar, kalb ile tasdîk ederse bir adam o adam ölmez. Bir mekândan bir mekâna intikâl eder. Ölen hayvan, hayvanlar ölürler.
Şimdi bir hikâye daha anlatacağım size ben ve derse nihâyet vereceğim. Dâimâ hayır dileyin ve hayırlı olsun işler. Benî İsrâil zamanında bir karı koca gece gündüz yalvarıyorlar Allahu Teâlâ'ya, "Bize şöyle ihsân et, böyle ihsân et, şunu ver, bunu ver" filan, yalvara yalvara kapıyı çala çala çala birgün açdırmışlar kapıyı. O devrin peygamberi gelmiş, kapılarını çalmış. Kadın kapıyı açmış, dedi, "Ne istiyorsunuz?". Dedi "Ben sizin peygamberinizim". "Evet tanıdım sizi" dedi. "Siz Allah'a uzun seneler duâ etmişsiniz, Allah'dan istemişsiniz, Allah sizin duânızı kabûl etmiş. Şimdi Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki, size üç istek veriyor, üç istek isteyeceksiniz Allah'dan, ne isterseniz Allah onu size verecek". Kadın bu müjdeyi aldı, kocasının yanına geldi, "Peygamber geldi, Allahu Teâlâ'nın şu müjdesini verdi, Allah bizim üç isteğimizi kabûl edecek. Ne isteyelim Allah'dan?". "Ne isteyelim hanım?". Kadın, "Beni dinlemezsin ki sen" dedi, "ben seninne dik kafalı olduğunu bilirim" dedi, "bir erkeğin dünyâda en büyük tâlihi, en büyük saâdeti, karısının güzel olmasıdır. Akşam sen yorgun geliyorsun eve, ben şimdi bu hâlimle senin yorgunluğunu gideremiyorum. Gözün senin dışarda. Bir gözün içeride, bir gözün dışarıda. Ama karın güzel olursa, gözün dışarda olmaz senin. Üç isteğin bir tânesini buna kullanalım, ben dünyânın en güzel kadını olayım". Adam düşündü, güzel gördü adam. Ama dip tarafını düşünemedi, sonra başına ne geleceğini. "Peki hanım, öyle yapalım" dedi. Zannediyor ki, hep böyle oturacaklar beraber. "Yâ Rabbi, karımı güzel yap". Kadın dünyânın en güzel kadını oldu, o ânda. Öyle bildiğin gibi değil, servi boylu. Kadın böyle fıçı gibiydi, servi boylu oldu. Pâlûze tenli, âhû gözlü, elma yanaklı, kiraz dudaklı. Kadın güzel oldu ama bildiğin gibi değil. Kadında bir tafra, "Aaaa uyuz herif" dedi, "ben seninle oturmam" dedi, "şu hâle bak, ben şimdiye kadar seninle mi oturdum! Çık dışarıya, defol!". "Hanım, aklını başına al, yapma, etme!". "Yoook, ben pâdişahlara lâyıkım" dedi, "bir sokağa çıkayım da bak, ellisi arkamdan geliyor. Yazıklar olsun, sana ben senelerce emek verdim, saçımı süpürge yapdım, sopasını kıçımda kırdım". Hep o saçı süpürge oluyor nedense bizim Türklerde, anlayamadım ben onu. "Ben seninle oturmam, katiyyen ve kâtıbeten, ibiş herif!" dedi, "şu hâlime bak sen benim, pâdişahlara lâyıkım". "Hanım yapma, aklını başına al!". "Sus, terbiyesiz herif, seni it, hıyar" filan veriştiriyor. Ağzı bozukmuş kadının meğerse. Adam kızdı, "Ben sana bir iş yaparım görürsün sen" dedi. "Ne yaparsın sen bana?". "Ben sana yaparım". "Yap bakayım haydi". "Maymun ol!" dedi. Hop maymun oldu kadın. Hop hop hoplamaya başladı. Kocasının karşısına geçdi başladı ağlamaya. "Gördün mü ne yapdığımı, şimdi maymun ol kal bakalım". Kadın ağlıyor, "Ben etdim sen etme" filan diyor, adamın ayaklarına sürtünüyor. Adam "Yürü, haydi git, pis" diyor, kovuyor. Ağlaya ağlaya adamın merhametini celb etmiş. Erkek malûm ya enâyi. Kadınların en büyük silâhı nedir biliyor musun, burada kadın yok bereket versin, kadınların en büyük silahı ağlamak. Erkek de acır merhamet eder. Hemen affetmiş. Pişman oldu adam böyle yapdığına. "Niye yapdın böyle yâhu, ne güzel karı koca beraber oturacakdık, güzelde olmuşdun. Tadına da bakamadık, manav dükkanı gibi böyle, ne elmdan yedik, ne kirazdan yutduk, ne bademi kırdık filan". Acımış adam, "Yâ Rabbi, bunu eski hâline getir, eskisi gibi olsun gene" diye duâ etdi. Eski kadın gibi oldu. O üç istek gitdi ellerinden, hiç bir işe yaramadı. Allah insanlara böyle fırsatlar verir. Fırsatları iyi yere kullanın, boşa sarfetmeyin.
Yeter bu kadar, kâfî.
Diyelim cümle günahlarımıza, estağfirullah, estağfirullah, estağfirullahe'l-'azîm ellezî lâ ilâhe illâ hû el-hayye'l-kayyûmu ve etûbu ileyh ve nes'elühü't-tevbete ve'l-mağfirete ve'l-hidâyete lenâ innehû hüve't-tevvâbü'r-rahîm, va'fu 'annâ Yâ Kerîm, va'fu 'annâ Yâ Kerîm, va'fu 'annâ Yâ Kerîm, vağfirlenâ bi fadlike Yâ Rahmânu Yâ Rahîm. Yâ Melikü Yâ Kuddûsü Yâ Hafîzu Yâ Allah, Yâ Melikü Yâ Kuddûsü Yâ Hafîzu Yâ Allah, Yâ Melikü Yâ Kuddûsü Yâ Hafîzu Yâ Allah.
İlâhi! Biz senden istediklerimizin hakkımızda hayırlı olup olmadığını bilmeyiz. Sen de bildiğinden şaşmazsın Yâ Rabbi. Öyleyse sana söylemeye ne hâcet var. Kalblerimizi okuyorsun. Yalnız isteğimiz ve arzumuz, en büyük niyâzımız, bizi kulluğundan kovma, bizi putlara tapdırma. En büyük felâketin, en büyük azâbın odur. Bizi putlara, tâgûta ibâdet etdirme Yâ Rabbi.
Zâlimleri bize musallat kılma. Çocuklarımıza bizi terbiye etdirme. Köşelere yatırıp kapılara bakdırma. Nâmerdlere muhtâc kılma. Özümüzü sözümüzü doğru et. Buradan dağılmadan cümlemizi mağfûrîn zümresine ilhâk eyle. Bizi uzun seneler dünyâda muammer et ammâ bu ömrümüzü ibâdet ve tâatla geçirmeyi nasîb et. İnsanlığın şerefi sana ibâdet etmekledir. Bizden hatâ senden atâ Yâ Rabbi.
Yâ Rabbi, bize göz verdin, gösterdin. Gözümüzün nûrunu söndürürsen hangi doktor gözümüzü bize iâde edebilir. Kulağımızı sağır kılarsan, hangi doktor bizim kulağımıza hassâsiyyeti verip de kelâmı işittirebilir. Azâbın hakdır. Cemâlin de hakdır. Bize adlinle değil affınla muâmele eyle. Korkduklarımızdan emîn et, umduklarımıza nâil kıl. Âhir u âkıbetimizi hayreyle. Cennetine dâhil kıl. Cemâlinle cümlemizi şâd et.
Senin dînine hizmet eden ve beşeriyyete, insanlığa hâdim olanları iki cihânda azîz eyle. İsteklerimizi kabûl et. Aşkımızı ziyâde kıl. Sırât-ı müstakîmde sâbit-kadem eyleyip senin cemâline vara yolda dâim eyle. Âhir kelâmımızı Kurân-ı Mecîd, Kelime-i Tevhîd eyle. İstemek bizden vermek senden Yâ Rabbi.
Kocasız kadınlara hayırlı kocalar ihsân et. Sevenleri sevgilileriyle kavuşdur. Evladları olmayana hayırlı evladlar ihsân eyle. Karısı olmayan erkeklere de hayırlı, helâl süt emmiş hanımlar, sâlihât-ı nisvân nasîb eyle. Karı koca arasındaki muhabbetlerini ziyâde eyle. Her gün muhabbetlerini tezyîd et, ziyâde kıl. Cümlesini birbirine karşı saygılı, sevgili et. Kalbleri ibrleşdiren sensin. Duâlarımızı kabûl et Yâ Rabbi.
Fâtiha!
www.muzafferozak.com
.jpg)
🌹
YanıtlaSil