Sayfalar

7 Nisan 2026 Salı

İbâdetle Aldananlar

İmâm-ı Gazâlî Hazretleri İhyâ'sında "Gurûrun Zemmedilmesi" bölümünde dört zümreden bahseder. Bunlardan biri de ibâdetle aldananlardır. Hazret bunlar hakkında şöyle buyuruyor:

İkinci zümre, ibâdet ve amel erbâbıdır. Bunlardan aldananlar pek çokdur. Kimi namazda, kimi kırâatda, kimi hacda, kimi gazâda, kimi de zühdde aldanmışdır. Hepsi bir çeşit amel ile meşgûl iken gurûrdan ancak akıllı olanlar kurtulur ki, onlar da pek azdır.

Bunlardan bir fırka da, farzları ihmâl edip nâfilelere ehemmiyet veren ve hattâ bu hususda isrâfa varan kimselerdir. Abdestde vesvese edip abdest a'zâlarını haddinden fazla yıkamak, temizliğiyle hükmedilen suların temizliğinde şübhe etmek ve suyun pisliğinde uzak olan ihtimâlini yakın görmek gibi. Hâlbuki yediği yemeğin haram olma ihtimâli daha kuvvetli ve daha yakın bir ihtimâl iken, onu uzak görmek sûretiyle bazen haram lokma yemeye kadar gider de aldırış etmez. Bu titizliği yediği lokmada gösterse, ashâb-ı kirâmın tavır ve davranışlarına daha çok benzerdi.

Nitekim Hazret-i Ömer hıristiyan bir kocakarının kabı ile abdest alırken kabın ve suyun temiz olmama ihtimâline aldırış etmemiş ve fakat haram lokma yerim korkusu ile nice helâl yemeklerden uzak durmuşdur. 

Bunlardan bir kısmı, yasak olduğu halde suyu lüzûmundan fazla kullanır, isrâf eder, abdesti uzatır ve hattâ namazı vaktinden çıkaracak kadar ileri gider. Vakit çıkmasa bile, namazın en fazîletli olan ilk vaktini kaybetdiği için yine aldanmışdır. Şâyet ilk vakti kaçırmasa da suyu isrâf etdiği için yine aldanmışdır. Hattâ suyu isrâf etmese de lüzûmundan fazla abdestde zaman kaybetmekle yine aldanmışdır. Şeytan insanları sünnet yolu ile de aldatır. Onlara ibâdet süsü verdirerek onları Allah'dan uzaklaştırır.

Diğer bir fırka da, namazın niyetinde vesvese eder. Sahih bir niyet edebilmek için Şeytan onun yakasını bırakmaz. O, "Niyet etdim, niyet etdim" diye diye, namaz vaktini ona gecikdirir veyâ cemâatden onu alıkoyar, hattâ tekbîri alsa bile hâlâ niyetim oldu mu olmadı mı diye içinden tereddüd eder. Bu vesvese bazen tekbîrde de olur. Gûyâ son derece itinâlı davranacağız diye, tekbîri, tekbîr edâsından değişdirirler. Bütün bu vesveseli itinâlar niyet ve tekbîrde oldukdan sonra namazlarında kalblerini hazırlamaz ve onu, gaflet içinde kılmaya devam ederler. Namaza girerken gösterdikleri itinânın yeteceğini ve yalnız bu kadar ile hayır üzere bulunduklarını sanırlar.

Başka bir fırka da, namazda Kurân'ın tecvîd ve mehâric-i hurûfuna dikkat eder, bütün güçlerini harfleri mahreçlerinden çıkarmaya verirler de bu kadarı ile iktifâ eder ve başka şeye bakmazlar. Okudukları âyetlerin manâlarını düşünmez, bundan ders almazlar. Bu âyetlerin esrârını anlamaya çalışmazlar. Bu da en çirkin bir aldanışdır. Çünkü Kurân-ı Kerîm'i herkes mahreçlerine riâyetle okuyacak diye bir mükellefiyet yoktur. Herkes kendi imkânları nisbetinde Kurân'ı güzel okur. Bu gibiler, tıpkı pâdişâhın fermânını pâdişâhın huzûrunda bütün harf mahreçlerine nokta ve virgülüne riâyetle tekrar tekrar okuyan ve fakat yazı muhtevâsı ile alâkalanmayan ve burada istenenlere bakmadan, meclisdekilerin hâline riâyet etmeden devamlı olarak bu yazıyı okuyan kimse gibidir. Bu adam bu hareketiyle cezâyı hak etmiş bir mecnûn sayıldığı gibi, Kurân-ı Kerîm'i de yalnız güzel okumakla kalıp onun gereklerinden gafil olanlar da aynı şekildedirler.

Diğer bir fırka da, Kurân-ı Kerîm'i çok okumakla aldanmışlardır. Hattâ bâzen yirmi dört sâatde bir hatim de indirirler. Dilleri Kurân'ı okuyup giderken gönülleri arzuları peşinde dolaşır, okuduklarından gâfil, okudukları âyetlerden ders almak için onun manâlarını düşünmezler. Yasaklarından kaçınmaz, nasîhatlerinden ders almaz, emir ve yasakları üzerinde durmaz, ibret âyetlerinden müteessir olmazlar. "Kurân Okuma Kitâbı"nda okumakdan maksadın ne olduğunu anlatdığımız husûsları nazar-ı itibâra almazlar. Çok okuyoruz diye övünürler. İşte bunlar da aldanmış kimselerdir. Onlar sanırlar ki Kurân'ın inzâlinden maksad, yalnız okumakdır. Bu gibiler de, efendisi tarafından kendisine bir yazı yazılan ve bu yazıda kendisine bâzı şeyler emredilip, bazı şeyler yasaklanan bir hizmetkârın bu yazıdaki emir ve yasaklardan haberi olmayıp, bunlara aldırış etmeyerek kendi bildiğine giden ve fakat devamlı olarak bu yazıyı okuya okuya ezberlemesine benzer ki, bu adam daha ziyâde ukûbet ve cezâya hak kazanan bir insandır. Bu adam maksadın yalnız okumak olduğunu zannediyorsa aldanmışdır.

Evet, unutmamak ve ezberlenmek için Kurân-ı Kerîm'in okunması lâzımdır. Ezberlenmesi ise manâsı için, manâsı da mûcibiyle amel etmek içindir. Bazan adamın sesi güzel olur, okudukça zevk alır ve bu zevkine aldanarak bunu Allah'ın kelâmından zevk alması şeklinde yorumlarsa da, aslında kendi sesinin zevkini almakdadır. Nitekim şiir ve şarkı da söylese aynı zevki alacakdır. Bu adam, kalbini araştırıp aldığı zevkin, sesinden mi yoksa kırâatın güzel nazmından ve mühim manâsından mı geldiğini ayırmadıkça, aldanmışdır.

Diğer bir fırka, oruçlarına mağrûr olur. Mübârek günleri ve hattâ seneyi boydan boya oruç tutar, fakat oruçlu iken dillerini gıybetden, kalblerini riyâdan, iftar zamanı mîdelerini haramdan ve bütün gün boyunca dillerini fuzûlî sözlerden korumazlar. Hâl böyle iken, bu gibiler hayırlı bir iş yapdıklarınız zannederler. Farzları ihmâl ederken nâfileye devam ederler. Buna rağmen nâfilenin de hakkını vermezler. Bu, en büyük aldanışdır.

Başka bir fırka da, hacca mağrûr olurlar. Borçlarını ödemeyip helâllik almadan, anne ve babalarının muvafakatlarını tahsîl etmeden, helâl nafaka temîn etmeden hacca giderler. Bunlar, farz olan haclarını yapdıktan sonra bu şekilde tekrar hacca giderler. Yolda farz olan namazı zâyi ederler. Beden ve elbise temizliğini gereği gibi yapmazlar. Yolda haksız yere para alan vurguncularla karşılaşır. Yolda kötü söz, kavga ve münazaalardan kaçınmazlar. Bazısı da haramdan topladığı parayı gösteriş için hac yolunda döke saça harcar, infâk eder. Böyle yapmakla önce haram kazandığı, sonra da gösteriş olarak infâk etdiği için iki nevi günah kazanır. Parayı helâlden kazanmadığı gibi yerinde de harcamamışdır. Sonra da kötü huylar ile mülevves olan kalbi ve mezmûm sıfatları ile Kabe’ye gider. "Hacdan önce bütün bu rezâletleri atayım da Rabbimin beytine temiz olarak varayım" demez. Bu vaziyetde hayır yapdığını zannediyorsa aldanmışdır.

Bir fırka da, gûyâ sevabdır diye vaaz ve nasîhat, emr-i marûf ve nehy-i münker eder. İnsanların kusurlarına kızar. Onlara iyiliği emreder, fakat kendini unutur. Onlara bir hayrı emrederken sert davranır, onlara üstünlük iddiâ eder. Kendisini yapdığı kötülükden dolayı tenkîd eden olursa hemen kızar, "Ben yapdığımı bilirim, sen beni nasıl tenkîd edersin?" der. Etrâfında toplanan cemâatden biri meclisinden ayrılsa ona kızar, aleyhinde konuşur. Maksadı gösteriş yapmak, riyâset kapmakdır.

Bulunduğu camide başkası vazîfe yapsa kıyâmeti koparır. Ezan okur, okuduğu ezanı Allah için okuduğunu sanır. Hâlbuki başka birisi kalkıp ezan okusa susuz değirmenleri başına çevirir, "Niye benim mevkîimi aldın, hakkıma tecâvüz etdin!" diye ona çatar. Bazen mescidin imamlığını iltizâm eder de, bir hayır yapdığını zanneder. Hâlbuki maksadı, kendisine imam dedirtmekdir. Bu arada kendisinden daha âlim, verâ sâhibi bir kimse imâmete geçse, onu istemez, canı sıkılır.

Başka bir fırka da, Mekke veyâ Medîne'de mücâvir kalır ve buna aldanır. Bu arada kalbini murâkabe etmez, içini ve dışını temizlemez. Bu gibilerin, aslında kalbleri, memleketlerine bağlıdır. "Falanca Mekke’de mücâvir kaldı" diye kendi hakkında söylenenleri zevkle dinler. Bazen bizzât kendisi, kendi kendini övmek üzere, "Ben şu kadar sene Mekke'de mücâvir kaldım" demek cesâretini de gösterir. Fakat bunu açıkça söylemenin çirkin olduğunun farkına varınca, bu defa kendisi bunu açıkça konuşmakdan vazgeçer, fakat içinden herkesin bunu bilmesini arzu eder. Sonra bu mücâvir bâzen gözünü, malın kiri olan sadaka ve zekâta diker. Bunlardan servet edindiği vakit onu sıkıca kavrar. Ondan yoksula bir kuruş vermez. Bu sûretle gösteriş, cimrilik ve tamah gibi kötü hasletleri mücâvirliği sebebiyle kendisinde toplar ki, bunların hepsi tehlikeli şeylerdir. Eğer mücâvir kalmasaydı bütün bu hastalıkların hepsinden uzakda olacaktı. Fakat övülme isteği ve mücâvir kaldı dedirtme arzusu, bu rezâletleri irtikâb ile kendini mücâvirliğe itmişdir. İşte bu da aldanmışdır. 

Hiç bir amel ve ibâdet yokdur ki, onda âfet ve tehlikeler olmasın. Âfetlerin yollarını bilmeyerek amellere güvenenler aldanmışdır. Bütün bunlar en ince teferruâtına varıncaya kadar İhyâu Ulûmi'd-Dîn'in içine aldığı kitaplarda bulunur ve bunlardan bilinir. Meselâ, namazda aldanma yolları, İhyâ’nın “Namaz Kitâbı” nda, hacdaki aldanma “Hac Kitâbı”nda, diğer ibâdetlerdeki âfetler de o ibâdetlerle alâkalı kitaplardan anlaşılır. Biz burada hulâsaten onlara işâret etmekdeyiz.

Diğer bir fırka da, mal ve servetden tecerrüd ederek az ile iktifâ etmiş, câmileri mesken kabûl etmiş ve oralara bağlanmışdır. Bu sûretle kendisinin zâhidlik mertebesine yükseldiğini sanır. Hâlbuki ilmi, hitâbeti veyâ yalnız zühdü ile de olsa riyâset ve mevkî peşindedir. Bu adam, tehlikesi az olan iki şeyi terk edip iki büyük tehlikeyi kucaklamışdır. Zîrâ mevkî, servetden üstündür. Mevkî peşinde olmayıp servet peşinde olsa daha iyi ederdi. İşte bu adam da aldanmışdır. Çünkü bu adam, kendisini dünyadan yüz çevirmiş zâhidlerden sanıyor. Ne yazık ki, dünyanın ne demek olduğunu anlamamış ve dünya zevklerinin en üstünü riyâset olduğunu ve riyâsete istekli olanın münâfık, hasûd, mütekebbir, mürâî ve bütün kötü huylarla muttasıf olacağını bilememişdir. Evet, bâzen riyâseti de terk eder. Halvet ve uzleti tercîh eder de yine aldanmadan kurtulamaz. Zîra bu hâli ile kendisini beğenir. Servet sahiblerine dil uzatır, onlar hakkında ağır konuşur ve onlara hakâretle bakar. Kendisini üstün görür, amelini beğenir ve bu sûretle kalbin bütün kötü hastalıklarını haberi olmadan taşır. Hattâ bâzen bu adam zâhidlikden vazgeçdi derler korkusu ile kendisine verileni de almaz. Şâyet kendisine, "Bu helâldir, sen bunu görünüşde kabûl et sonra gizlice iâde et" dense, insanların övgüsü peşinde olduğu için, insanlar kendisini yerer korkusu ile bunu da kabûl etmez. Bu adam insanlar tarafından övülmeyi seviyor ki, bu da dünyalığın en zevkli bir tarafı olduğu hâlde hâlâ kendisini zâhidlerden görür ki, aldanmışdır. Bununla beraber zenginleri yoksullar üzerine tercîh ederek onlara saygı göstermekden de geri kalmaz. Kendisini övüp kendisine mürîd olanları metheder, başka zâhidlere meyledenlerden nefret eder. İşte bütün bunlar Şeytan'ın hîle ve aldatmalarıdır. Şerrinden Allah’a sığınırız.

Bunlar arasında ibâdetde kendilerini fazla zorlayanlar, hattâ yirmi dört sâatde bin rekât namaz kılanlar, Kurân'ı hatmedenler de vardır. Ne yazık ki bunlar bu kadar zahmetlere girerken kalblerini murâkabe etmezler. Onu riyâ, kibir, ucub gibi hastalıklardan temizlemezler. Hattâ bunların tehlike olduğunu da idrâk etmezler. İdrâk etseler de kendilerinin masûn olduklarını zannederler. Şâyet kendilerinde böyle bir şey bulunsa da onun mağfiret edileceğini zannederler. Bütün bu zâhirî ibâdetleri yanında onların ehemmiyeti olmadığını, olsa da zâhirî amellerinin kalb hastalıklarına galebe çalacağını sanırlar ki, bu olmayacak bir şeydir. Takvâ sâhibinin zerre kadar bir ameli, akıllıların güzel bir ahlâkı, bu gibilerin dağlar gibi amellerinden daha fazîletlidir. Aynı zamanda bu adam insanlarla kötü geçimden, haşîn davranmaktan, riyâ ve övülme sevgisi gibi bâtınî pislikden kurtulamaz. Kendisine, "Siz yeryüzünün direkleri, Allah’ın velîleri ve sevgililerisiniz" dendiğinde buna sevinirler, adamı tasdîk ederler ve böylece aldanışları çoğalır. İnsanların tezkiyesini Allahu Teâlâ'nın rızâsına bir delîl sayarlar. İçlerindeki habâsetlerini bilmeyerek zâhirî hâllerine göre insanların kendilerini övdüklerini bilmezler.

Diğer bir fırka da, nâfilelere harîs olur da farzlara aldırış etmezler. Kuşluk ve gece namazları ile benzeri nâfile namazları kıldıklarında buna sevinirler de, farzlardan bu zevki almaz, vaktin evvelinde bunlara koşmazlar. Resûl-i Ekrem'in Allahu Teâlâ'dan hikâye tarîkıyla bildirdiği, "Bana yaklaşanlar, kendilerine farz kıldıklarımla yaklaşdıkları gibi hiç bir şeyle bana yaklaşamazlar" buyurduğunu unuturlar. Hayırlar arasında tertîbi terk etmek, kötülüklerdendir. Belki bazen insan iki farz ile karşılaşır ki, bunlardan biri kaybolacak, diğeri olmayacak veyâ iki fazîlet ile karşılaşır ki, birinin vakti daralmış, diğerinin vakti genişdir. Bütün bunlarda tertîbe riâyet etmezse aldanmışdır. Bunların benzerleri pek çokdur. Gerek isyân ve gerek ibâdet meydandadır. Kapalı olan, ibâdetlerin bazılarını bazıları üzerine takdîm meselesidir. Meselâ, bütün farzları nâfileler üzerine, farz-ı aynları farz-ı kifâye üzerine ve edâ edeni bulunmayan farz-ı kıfâyeyi, yapanı bulunan farz-ı kifâye üzerine, farz-ı aynlardan ehemm olanı mühim olan üzerine, kaybolacağı kaybolmayacak üzerine takdîm etmek gibi. Annenin ihtiyacını babanın ihtiyacı üzerine takdîm etmek gibi. Zîra Resûl-i Ekrem, "Ana babamdan hangisine daha çok ikramda bulunayım?" diye soran kişiye, "Annene, annene, annene. Sonra babana, sonra sırası ile en yakınına" diye cevap vermişdir. Akraba ile alâkalanmak ve onlara yardımda önce en yakınlarını tercîh etmekdir. Yakınlıkda müsâvî iseler en muhtaçlarını, burada da müsâvî iseler en müttakî olanını tercîh eder. Yine bunun gibi, anne ve babasını geçindirecek serveti olmadığı halde hacca gidenler var ki, bunlar aldanmışdır. Çünkü bunların hakkını hac üzerine tercîh etmesi lâzımdır. İşte bu, ehemm olan farzı, mühim olan farz üzerine takdîmdir. Yine bunun gibi, bir adama verilmiş bir sözü var, sözünde durması bir ibâdettir. Fakat cuma vakti girmişdir. Bu halde verdiği sözde durup cumaya gitmemek mâsiyetdir. Cumayı tercîh etmesi lâzımdır. Yine, elbisesine isâbet eden pislikden dolayı anne babasına ve âile efrâdına ağır söz söylemek gibi. Necâset pislikdir, yıkamakla temizlenir. Ağır sözle kırılan kalb kolaylıkla tamîr edilmez. Bunun için eziyetden kaçınmak necâsetden kaçınmakdan mühimdir. Böyle mahzurlu şeylerle itâatleri karşılaştıracak misâller sayılamayacak kadar çokdur. Bütün bunlarda tertîbe riâyet etmeyen aldanmışdır. Bu aldanış da çok kapalıdır. Zîra burada aldatan, tâatde aldanıyor. Bu tâat sebebiyle daha mühim olan bir tâati terk etmiş olduğu için bu tâatin mâsiyet olacağını fark edemiyor.

Bunlardan biri de, uzuvları ve kalbi ile alâkalı temizleyeceği bir sürü kusurları ve yapacağı birçok ibâdetleri varken, bunları bir yana iterek fıkhî ihtilaflarla ve mezheb kavgaları ile uğraşmakdır. Zîrâ fıkhın maksadı, başkasının muhtaç olduğu husûsları ona bildirmekdir. Kulun kendi ihtiyacını bilip onunla meşgûl olması elbette bundan önde gelir. Ne yazık ki mevkî ve mansıb sevgisi ile münâzarada hasmı ilzâm edip ona üstün gelme sevgisi kendini körleştirir de bu gibi davranışları ile dîninin mühim meseleleri ile meşgûl olduğunu sanır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder