Sayfalar

17 Nisan 2026 Cuma

Kalbini Temizle - Hutbe

HUTBE

Kâlallahu Teâla fî Kitâbihi'l-Azîz. Eûzübillahimineşşeytânirracîm. Bismillahirrahmânirrahîm.
Sadakallahü'l-Azîm.

Birkaç haftadır aynı âyet üzerine konuşmaya devâm ediyoruz. 

Dünyâda en büyük nimet, Allah'ın en büyük lutf u ihsânı, Allah'a îmân ve Resûlüne ittibâdır. Her kula bu müyesser olmaz. Allah kimi kabûl etdiyse, Allah kimi sevdiyse, onu dîn-i islâm ile mücehhez kılar, onu sırtına şerîat libâsını, başına îmân tâcını koyar. Hidâyet Allah'ın elinde, dalâlet de Allah'ın elindedir. Allah istediğini dalâlete, istediğini hidâyete sevkeder. Bütün mahlûkât mahkûm, Allah hâkimdir. Allah gâlibdir, bizler mağlûbuz. Allah dilediği kulunu da affeder, dilediğine azâb eder. Allah'a kimse karışamaz. Hiç bir kimsenin haddi değildir. Herkes teslîm. Heybetullah, azametullah karşısında herkes boynunu bükmüş, kudret-i ilâhîye mahkûm olmuşdur. İnanan inanmayan. Çünkü inanmayan da istediğini yapdıramaz. Eğer insanların irâdesiyle, isteğiyle, arzusuyla olsaydı, herkes istediğini yapabilirdi kâinâtda. Halbuki böyle bir şey yokdur. Hakk'ın dediği olur, bizim dediğimiz olmaz. Allah'ın dediği olur, Allah'ın dilediği olur. Yani levhalarda var ya Allah'ın dediği olur diye, o yanlış bir sözdür, Allah'ın dilediği olur. Allah bazen söyler de yapmaz. Meselâ kullarına "azâb ederim" der, korkutur, sonra affediverir, vazgeçer. Allah'ın dilediği olur. O levha yanlış, Allah'ın dediği olur diye. Allah'ın dilediği olur. Çünkü Allah vaadinden dönmez, vaîdinden döner. Vaadi, cenneti, affı, mağfireti, settâriyyeti, ikrâmıdır, Allah bundan dönmez. Fakat bazen korkutur, cehennemiyle, azâbıyla filan, ondan döner affediverir kulunu, cennetine koyar. İşine karışılmaz. 

Şimdi, en büyük nimet, Allah'a îmândır. Allah kullarından kime lâyık gördüyse, îmân tâcını onun başına koydu. Kimi lâyık gördüyse onun sırtına libâs-ı şerîatı giyrdirdi, hayâ gömleğini sırtına giydirdi. Kulun haddi değildir Allah'a îmân. Kul fiilinin hâlıkı değildir çünkü. Hâlık Allah'dır Celle Celâluhû. Hakk tâlib olmayınca kul tâlib olamaz. Allah kula tâlib olur, sonra kul Hakk'a tâlib olur. Bu sözü anlayanlarınız var, anlamayanlarınız var. İnşâallah anlayan iyi anlar, anlamayanlar da, Allahu Teâlâ kalblerini küşâd eder, anlar bu sözü.  

Bazı kimseler, "Allah râzı olsun" derler, değil mi? Halbuki kul evvelâ Allah'dan râzı olması lâzım gelir. Burada ise, Allah kime tâlib olduysa, îmân tâcını onun başına koydu. Kullarını halk etdi, içinden tâlib olduğu kullara îmân nasîb etdi. "Efendim, bu cebir olmaz mı?". Olmaz cebir. İrâde vermişdir ama irâde-i cüziyye ile irâde-i külliyye geri çekilmez, Hakk'ın dediği olur çünkü. 

Meselâ sen câmiye geliyor musun? Sen îmân etdin mi Allah'a? Etdin. Resûl'e gönül verdin mi? Verdin. Bil ki Allah seni seviyor. Sana iltifâtı var, sana merhameti, sevgisi var ki, sana bunu lâyık görmüş. Meselâ Amerika'nın Brezilya'sında yâhud Avusturalya'nın bilmemneresinde sen dünyaya gelebilirdin. Orada getirmemiş, islâm diyârında getirmiş, islâm bir babanın sulbünden, islâm ananın rahmine dökmüş o suyu. Sonra sen dünyaya gelmişsin, islâm içerisinde. Bu senin için Cenâb-ı Hakk'ın büyük bir lutf u keremi, ihsân u inâyetidir. Ama her islâm diyârında gelen islâm olmaz. Her küfrü diyârında doğan da kâfir olmaz. Cenâb-ı Hakk dilerse islâm diyârından bazı kâfirler zuhûra getirir. Bazen bakarsın kâfir diyârından islâmlar zuhûra gelir. Allah ölüden diri, diriden ölü çıkartır. Mü'minden kâfir zuhûra gelir, kâfirden mü'min zuhûra gelir. İbâdetden günah olur, günahdan ibâdet olur. 

Meselâ bugünkü dersimizde var o. İbâdetden günah olur. Nedir o? Namaz kılarken gösteriş yaparsın. Bugün dersimiz riyâdadır ve ucubdadır. Gösteriş yaparsın ibâdetde, "Beni sofu görsünler", kendi namazını halka göstermek istersin, ibâdet içinde günah icrâ etmiş olursun. Çünkü rüyâ, büyük günahdır. Hattâ evliyaullah ve ulemâ-i benâm hazerâtı gösterişde, mürâîlikde şirk-i hafî vardır diyorlar. Mürâî, riyâkâr, gösterişçi adam. Elinde tesbîhi, sokakda dolaşıyor, ona sofu desinler diye. Ama o maksadla yapmıyormuş da öyle dolaşıyormuş, ayrı davâ. Halkın böyle nazarını celb ederek, kendisine sofu dedirtmek için yapanlar mürâîdirler. Hattâ daha ileri giderse bir ada m ibâdtinin nevâfil kısmını saklamalıdır. Nâfile ibâdetleri. Farzlar saklanmaz. Hani beyne'n-nâs bir söz vardır, "Günah da gizli sevap da gizli". Sevap gizli değildir. Ferâiz. İslâmda sevap gizli değil. Ezan âşikâre okunuyor, câmiler açık, beş vakit namaza cemaate geleceksin. Ama nevâfil namaz, bazı ibâdetlerimiz var ki nâfile, Allah'a muhabbetimizi izhâr ederiz o ibâdetlerle, ki onunla insan Allah'a kurbiyyet peydâ eder, nevâfil ibâdetle, onlar gizli olacak, kimseye göstermeyeceksin. Hattâ sağ elin bir sadaka verdiği vakitde, sol elin duymayacak. Sol elin verdiği vakitde sağ elin duymayacak. Bir de sadaka veriyorsun, Allah'a inanmışsın, ecrini Allah'dan bekliyorsun ve halkı teşvîk ve tergîb için yani halk bu hayrâtı işlesin diye yapıyorsun, orada gösteriş, kendi sofuluğunu göstermek için değil, halkı hayra teşvîk ediyorsun, o vakit riyâ sayılmaz. Acaba anlatabildik mi? Allah anlatsın. 

Şimdi gelelim. Şerîat insanların zâhirini tathîr eder. Üzerinde bir mikdar idrar olan kimse namaz kılamaz, yıkaması lâzımdır. Îmânın makarrı ise, Allah'ın en yüce nimeti olan bu îmânın makarrı, me'vâsı, oturacağı yer, mahalli kalbdir. Kalbde yedi hastalık vardır. Bu yedi hastalık çıkmayınca, oraya îmân dâhil olmaz. Îmân lisân ile ikrârdan ibâret değildir, kalbin tasdîki şartdır. Bir adam lisânıyla "Allah'a inandı" dese, ama kalbiyle inanmasa, o adam münâfıkdır. Müslümanları kandırmak için konuşduğu için münâfıkdır. Yâhud kâfirdir. İnanıyor Allah'a ve Peygamber'e ve Kitâbullah'a fakat lisânen izhâr etmez, bu adam şerîat nazarında kâfir olup hakîkatde mü'mindir. Geçiyoruz. 

Şimdi, îmânın makarrı, bu mukaddes îmânın...

Efendiler bu mukaddes îmândan bahsetdiğim vakitde, böyle buradan girip buradan çıkmasın. Ehemmiyyet vermezlik yapmayın hâ bu sözüme. Bu îmân denilen cevher, bu îmân denilen nimet, bizi ebedî saâdete götürecek yâhud ebedî hüsrâna götürecekdir. Ne demek yani? Bir adam îmânsız göçerse, felâket olur sonra. Ölme yok bir adaha âhiretde. Dünyânın en büyük cezâsı ölümdür, âhiretin en küçük cezâsı ölümdür. Onun için kâfirler, Allah'ın azâbını gördükleri vakitde, hayvanların toprak olduğunu görecekler, "Keşke bizler de hayvanlar gibi toprak olsaydık" diyecekler. Ölümü temennî edecekler yani. Fakat ölmek yok bir daha ebediyyen. Kâfir ebedî nârda, mü'min ebedî saâdetdedir. Onun için peygamberler bile, peygamberler bile, gece gündüz ağlamışlar, peygamberken, resÛlken, nebîken! "تَوَفَّن۪ي مُسْلِمًا وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَ teveffenî müslimen ve elhıknî bi's-sâlihîn". Hazret-i Yûsuf'un duâsı bu, Yûsuf aleyhisselâmın. Manâsı şu, "Yâ Rabbi, beni mü'min olarak öldür, sâlihlere ilhâk eyle" diye duâ ediyor. Peygamber bile! Titriyor yani korkuyor Allah'dan. Bazı insan görüyoruz ki ibâdet ve tâatı yokdur, Allah'dan hüccet mi aldı! Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh diyor ki, "Bir adam ölürken îmânsızlıkdan korkmazsa eğer, o adam îmânsız ölür" diyor. Bu îmân cevherinin kaybolmaması için her şeyi yapacaksın. Îmân cevheri kalbde olacak, kalbin muhâfazası, îmânın muhâfazası, a'mâl-i sâlihadadır. Namazdadır, oruçdadır, erkân-ı islâmdadır. Namazın, orucun da sıhhati  de yediğin helâl lokmadadır. 

Şimdi, kalb makarr-ı îmândır. Bir adam îmânsız göçerse, ister pâdişah ola, ister velî, evliyâ olsa dünyâda, gökyüzünde uçsa, îmânsız göçdü mü, bedeî hüsrâna uğramış demekdir. Allah muhâfaza buyursun. Onun için gece gündüz dâimâ Allah'dan iste, Türkçe söyle Allah'a, "Yâ Rabbi, benim îmânımı bağışla bana" diye. Ama bunu ağızdan söyleyip kalbin titremezlik yapmasın hâ! Kalbin titresin. Bazen gözünden yaş bile akıt, Allah korkusuyla. "Îmânımı yoldaş etmezsen benim hâlim nice olur" diye. Çünkü çok adam var ki, müslüman doğdu, müslüman yaşadı, ölürken îmânsız öldü. 

Kalbde yedi büyük maraz vardır. E tabii efendiler, bir hânenin temiz olması şartdır. Nasıl ki kıymetli bir eşyânı kirli yere koymadığın gibi, îmân denilen cevher de en kıymetli eşyâmızdır bizim, kalbe koyacağız, yeri, makâmı orası. Çünkü her îmân etdim diyen îmân etmiş olmaz. Baksana ne diyor, a'râbî geldi, bâdiye-nişîn Arap, yani çöllü, köylü Araplar Peygamber'e geldiler. "قَالَتِ الْاَعْرَابُ اٰمَنَّاۜ kâleti'l-a'râbu âmennâ", biz îmân etdik Yâ Muhammed, sallallahu aleyhi vesellem. Allah dedi ki, "Söyle onlara Habîbim, onlar îmân etmedi, islâm oldular yalnız". İslâm başka, îmân başka. Îmân kalbe îmânın girmesidir. Münâfıklar da teslîm olmuşlardır. Kalblerinde îmân yokdu. Namaz da kılıyorlardı, saflara giriyorlardı. Fakat Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemin hayâsı büyük olduğu için kimsenin nifakını söylemedi, "Filanca münâfıkdır, filanca münâfıkdır" diye yüzlerine vurmadı. Yalnız münâfıklara hakkında nâzil olan âyetleri okur, onları intibâha, onları îmâna ve islâma davet ederdi. Sahabeden bir zâta söylemişdi. Huzeyfetü'l-Yemânî diye bir sahabe vardı, onu çağırdı ona dedi ki, "Filan, filan, filan, filan, benim ashâbım içinde olanlardan filan, filan kimseler münâfıkdır. Kimseye söylemeyeceksin bunu". Hazret-i Ömer diyor ki, "Ben bakardım, Huzeyfetü'l-Yemânî kimin namazına kâim olursa, cenâze namazını kılarsa, ben kılardım. Huzeyfe onun namazını kılmadı mı, ben de kılmazdım. Çünkü münâfıkları o tanıyordu, biz tanımıyorduk" diyor Hazret-i Ömer radıyallahu anh. Onun için bu îmân meselesi mühim. 

Kalb kirliyse, îmân oraya girmez. Nasıl ki, bir oda, bir hâne temiz olmazsa, oraya pâdişah nüzûl etmez, gelmez. Reisicumhuru getirirler mi kirli yere, pis yere? Necâset var, pislik var filan  böyle. Getirmezler. İşte büyükler temiz olmayan yere gelmediği gibi, kalbde de bu yedi tâne sıfat birer necâsetdir, pislikdir yani. Bunlar tathîr olunmayınca kalbden, temizlenmeyince, kalbe nüzûl etmez. Bunun bir tânesi kîn demişdik. "Men lehû kînün leyse lehû dînün". Bir adam dîn kardeşine kîn tutuyor mu, kînci mi, o adamda dîn yokdur. İstediği kadar namaz kılsın, alnı secdede çürüsün isterse! "Men lehû kînün leyse lehû dînün". Haaa dînine, diyânetine, vatanına, mukaddesâtına göz dikmiş, ona kînlenmişsin, câiz. Ama böyle lüzumsuz yere ibâdullah kîn besleyen, mü'min kardeşlerine kîn beseleyen mü'min değildir. Acaba anlatabildim mi? 

Ters anlamayın hâ! "Üç parmakla başını mesh etsen kâfîdir" desek, "kâfir" anlıyor halk. Kâfire kînli olacaksın. Ama hudûd dâhilinde, malı, canı sana emânetdir, elini vuramazsın, ne ırzına, ne iffetine, ne malına, ne canına. İster yahudi, ister lâ-dînî, ister hıristiyan ola. Zâten reâyâ demişler cedlerimiz ki onların haklarına riâyet edilir manâsına. Kâfir hakkı hiç bir şeye benzemez. Ama düşmanlarını unutmayacaksın, kâfir uyumaz. Ve domuzdan post, gavurdan dost olmaz.

Bu hutbenin son kısmı maalesef kaydedilemişdir. 

www.muzafferozak.com

Efendi Hazretleri, târihini tesbit edemediğimiz bu hutbeyi, Cuma namazlarını kıldırdığı Kapalıçarşı'daki Câmili Han Mescidinde îrâd buyurmuşlardır. Efendi Hazretlerinin yayınlanmış bütün hutbelerine şu sayfadan erişebilirsiniz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder