Mürşid-i Azîzim Muzaffer Efendi Hazretleri Amerika seyahatlerinden birinde bir Cuma günü Türkiye'den gelen ihvânı ile sohbet ederken buyurdular ki:
Seferde Cuma sâkıt olur. Biz kılıyoruz burada, inşâallah Allah kabûl eder kıldıklarımızı, ben öyle ümîd ediyorum. Şartları yerine gelmiyor fıkıh kâidelerine göre. Şartı yerine gelmiyor.
Birisi, "Bendeniz zuhr-ı âhırı kılmadım, yalnız Cuma'nın son sünnetini kıldım" deyince Efendi Hazretleri buyurdular ki :
Zuhr-i âhır diyor zâten son öğlen diyor ama hükmü yokdur. İstanbul'da da kılsan zuhr-ı âhırı hükmü yokdur. Müteahhirîn ulemâ bunu kâide koymuşlar, ihtiyat olarak. Kıraldan ziyâde kıral taraftarı.
Yalnız Hanefî Mezhebinde şöyle bir kâide var, bunu da unutmayın. Mezheb-i Şâfiî'de, farzda borcu olanlar, sünnet kılamazlar, nevâfil kılamazlar, ancak farz kılabilirler. Bizim imâmımız, bizim mezhebimizde farzda borcu da olsa bir adamın sünnete ve nâfileye müsâade ediyor, İmâm-ı Azam. Bunun da sebebi şu. "Farzlardaki noksanları sünnet ikmâl edecek, Allah öyle ikmâl etdirecek" diyor. Öyle ictihad buyurmuş bizim imâmımız. Onun için nâfile kıldığımız vakitde farzları ikmâl eder Cenâb-ı Hakk.
Zâten bire on verdiğine göre, kurtaracağız gâlibâ paçayı. Ramazan'da otuz gün terâvih kılıyorsun, çarp onu onla, dolduruyor işte seneyi. Tabii seneyi dolduruyor. Neyse laf aramızda, başkaları duymasın.
Ama bir de şu var. Siz bana hiç sormuyorsunuz ki, işinize geleni soruyorsunuz. Namaz elli vakit farz olmuş. Günde elli vakitdir farz. Beş vakit kılan, elli vakit sevâbı alır. Hazret-i Mûsâ Hazret-i Peygamber'i görmüş, "Amân Yâ Resûlallah, kılamaz bunlar" demiş, "ben denedim Benî İsrâil'i, yapamadılar" demiş, "sen bunu biraz tahfîf etdir". Sonra Efendimiz gitmiş gelmiş gitmiş gelmiş her seferinde beşer beşer tenzîlât olmuş, en nihâyet beş vakit kalmış. "Ne oldu?". "Beşe indi". Demiş ki Hazret-i Mûsâ, "Onu da kılamazlar" demiş. Doğru söylemiş Hazret-i Mûsâ. "Kılamazlar" demiş, biz Hazret-i Mûsâ'ya uyuyoruz şimdi, yalancı çıkarmayalım diye. Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem demiş ki, "Eğer benim ümmetimse kılarlar" demiş, "benim ümmetim Benî İsrâil değil" demiş, "ümmetim beni çok sevecek ve kılacaklar" demiş. "Oradan ayrıldım, kalemin çıtırtısını işittim" diyor, 'Beş vakti size farz kıldım, ne çoğaltırım, ne eksiltirim. Beş vakit kılana da elli vakit sevâbı veririm' dedi" diyor. "Kalemin çıtırtılarını işittim" diyor Cenâb-ı Peygamber.
Birisi Mirâc'daki geliş gidişlerin hikmetinden suâl edince Efendi Hazretleri buyurdular ki:
Efendimiz vaktâ ki Mirâc'daki "فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰىۚ fe kâne kâbe kavseyn" sırrına erişdiler, o vakit o makâmdan Peygamber inmek istemedi. Cenâb-ı Peygamber, "Kalayım bu makâmda" demiş, inmek istememiş. Tabii fuâd-ı Muhammediyyeyi gören Allah demiş ki, "Senin daha vazîfelerin var" demiş. Çok mühim bu. Senin daha vazîfelerin var, teblîgât-ı şeriyye yapacaksın, dînini ikmâl edeceksin ve bu makâmdan sen düşmeyeceksin. Teblîgât-ı şeriyye de yapsan, bu makâma çıkdın ya, bu makâmdan aşağı düşmek yok". Orada o ânda gidip gelme yok. Hep o makâmdadır o, "fe kâne kâbe kavseyn" makâmındadır. Acaba anlatabildim mi? Gidip gelmesi böyle bizim gibi değil.
Onun için evliyâullah makâmından düşmez. Okuyoruz bazı kitaplarda, işte evliyâymış da cehenneme gitmiş filan, olmaz öyle şey. Ne var ki, ilk sülûke erdiği vakitde bir adam, o velîler sınıfına girmişdir, velâyet-i âmme, velâyt-i hâssa vardır. Velâyet-i hâssa sınıfına girmişdir dervîş olduğu vakitde. Bidâyetde şeyhini kırarsa, bidâyet hâlinde şeyhi kırarsa, feyzi kesilir, o makâmdan düşer. Yoksa seyr-i ilallah, seyr-i fillaha çıkdığı vakitde bir zât, o zât düşmez. Kendisinden günah-ı kebâir de zuhûr etse. Çünkü kebîrenin fâili o değildir. Âdem Peygamber'in şecere-i memnûadan yemesi gibidir. Îzâh edebildim mi acaba?
Geçenlerde tekkede Âsım Bey, kafasında böyle bir şey vardı, çünkü bir kaç hikâye anlatdı bana, ben unutmam öyle kolay kolay, bir adam büyük velîymiş de sonra sormuşlar o velîymiş de sonra cehenneme gitdi filan demişler. Öyle demişler yani îmânsız öldü demişler. Olmaz öyle şey. Çünkü âletullah oluyor, o yapmıyor ki onu, ondan zuhûra geliyor. Âdem Peygamber gibi diyorum bak söylüyorum. Kendi yemedi onu, Allahu Teâlâ yedirdi. Ama edeb bakımından üzerine alır, "rabbenâ zalemnâ" der. Velîler de öyle, öyle bir şey zuhûr ederse, tövbe istiğfâr ederler. Ama bilirler ki Hakk yapdırdı onu ona ama o suçu kendi üzerine alır, suç göründüğü için. İnceliği acaba kavrayabildik mi? Âsım Bey'le geçen gün konuşuyoruz tekkede, dedi, "Bir çok velî var" dedi, "son nefesinde îmânsız ölmüş filan". Hayır. O bir galatdır o. Tarîkat-ı aliyyeye girdi mi bir adam ıslâh-ı nefse, "men arefe nefseh fekad arefe rabbeh", buna girdiği vakitde o, velîler sınıfına dâhil olur. Mübtedî iken efendisine karşı bir kusur musur yaparsa, o vakit makâmından düşer.
Hattâ bir sâlik zamanın kutbundan bir şey isteyemez. İlle şeyhi. Ondan veriliyor ona. Ona teveccüh edecek. Kutba müracâat etse, şeyhine gönderir ve şöyle duâ eder, "Allah seni şeyhinden feyzyâb eylesin" diye. Kapı oluyor ona o. Feyz isteyemez başka yerden. Şeyhi onun her şeyi. Her şeyi o. Yalnız efendisini bilecek o. İşte bu şarta riâyet etdiği takdirde o yükselir. Öyle yükseliyor, başka türlü olmuyor. Allah muhâfaza etsin, şeyhin gönlünden düşmek ya onu kırmak, feyzine mâni olur sâlikin. Onun için eskiden şeyhin huzûrunda da oturtmazlar fazlaca. Huzûrda da oturtmazlar. Çünkü mürîdin yapdığı, sâlikin yapdığı bir hareket şeyhi üzer, üzüldüğü vakitde feyzine mâni olur. Ayrı oturturlar yani. Eskiden şeyhleri göremezlermiş dervîşân. Ancak mukâbelede görüyor. Pek ender olarak, mühim bir şey oluyor, izinle mizinle huzûruna çıkıyor. Bu da şeyhin saltanatından değil. Tarîkat-ı aliyyenin âdâbından. Yoksa kendine benlik verdiğinden, kibirden filan değil. Bunu bazıları yanlış anlıyorlar. Hattâ büyüklerden bir zât bile öyle söyledi, yani kendisi makâm-ı irşâdda, "Eski şeyhlerin yanına gidilmezdi" dedi, "hepsi böyle şişmişlerdi filan" dedi. Şişmiş mişmiş değil o, âdâb-ı tarîk o. Velev ki âsâ olsun şeyhi, odun yani. Oraya bağlandığı vakitde, Fahr-ı Risâlet'i temsîl etdiğinden dolayı, Allah feyzini veriyor, feyz veriyor ona.
Meselâ ne gibi bir putun karşısına gidiyor birisi, yâhud totemin karşısına, yalvarıyor, ağlıyor, mağlıyor, Allah arzusunu, isteğini ona veriyor. O totem veriyor zannediyor, halbuki Allah veriyor. Gene mahrûm etmiyor. Bunda şuna işâret var ki, şeyhi adamın totem gibi olsa, yani bir işe yaramasa, onu kendisine şeyh ittihâz etdiği vakitde, feyz kapısı ittihâz etdiği vakitde, Allah onu mahrûm etmiyor. Mâdem ki niyeti hak rızâsıdır. Acaba îzâh edebildim mi?
Onun için ille şeyhi, hep şeyhi, ille mürşidi, mürşidi, mürşidi. O kadar. Okur, gider, dolaşır, huzûrda bulunur ama efendisine bağlı olacak. Gönlü onda olacak, ondan isteyecek, onun feyzi orada. Zâten başkasından alamaz. Âlem-i ervâhda "nahnu kasemnâ"da kısmetine o düşmüşdür, başka yerden feyz alamaz, ondan alır feyzi ancak. Oradan feyz verecek Allah.
Bazen ikinci bir taksîmât olur da, bir zâtdan bir mikdar nasîbi olur, sonra başka bir zâta gider. Ancak mürîd mürşidine yetişir, mürşidini geçer, mürşidi görür onun makâmını, o vakit kendinden yüksek olan bir zâta kendi gönderir. Şeyhinin makâmını aşdı mı, kendi gidemez, kutbiyyete çıksa kendi gidemez, ille şeyhi gönderecek. Diyecek ki, "Oğlum maşallah sen aldın yürüdün, sen filancaya git".
"Efendim, ben dinlemem". O vakit bir şey olmazsın, kafana takke giyersin, sırtına hırka, zâhirin dervîş olur. Benim bahsetdiğim başka, bâtınen yükselmek isteyenler için ben bunu söyledim. Yani Hakk'a tâlib olanlar için. Zâhirde olursun işte, dervîş sayılırsın, yarın dervîşlerle beraber cennete girersin ama o makâma çıkamazsın. Bir âlî makâm var bâtın âleminde yani o makâma yükselemezsin.
Hattâ mürşidin verdiği dersi fazla yapsa, eksik yapsa, ilâveler yapsa, başka evrâd u ezkâr okusa, olmaz. Kurân dahi okuyamaz. Kurân Allah'ın kitâbı ya. Okuyamaz. İlle efendi müsâade edecek. "Sûre-i Yâsîn oku" diyecek. Yâhud "şu şu sûreleri oku" diyecek, "sana bu kadar verdim" diyecek. Ne fazla ne kesik. İzinsiz okuyamaz. "Efendim ben dinlemem, okurum". Okursa, çocuk düşer. Çünkü hâmile kalıyor şeyhinden. O çocuğun içeride büyümesi lâzım. Üç seneden on iki seneye kadar. Bu da vasat yani. İstidâdı olmazsa kırk senede de olmaz çocuk. İlle mürşid, ille şeyhi, nereye gitse o.
Sonra, murâkebe meselesinde yani zikrullahda filan mutlakâ efendini alacaksın karşına. Zâten tarîkat-ı aliyyede şeyhin durumu, şerîatda imamın cemâati Hakk'a takdîmi gibidir. Sorarlarsa size ehl-i şerîat, "Şirk yapıyorsunuz filan" diye, o değil. İmam vaziyetindedir şeyh. Zâhirde şerîat da bunu gösteriyor. Bâtında da böyle. İlle murâkabe, ille murâkabe, ille murâkabe. Onunla erdiler, ne buldularsa onunla buldular diyor. Şeyhini göz önüne alacak. Müşkilini ondan isteyecek, şeyhinden isteyecek.
İhvândan birisi sordu, "Bir dervîşe biri bir suâl soruyor, dervîş cevap veremiyor, o ânda 'meded yâ şeyhim' diyor, bir şey oluyor, veriyor cevap. Verdiği cevap şeyhinden sudûr edip de dervîşin ağzından mı çıkıyor?" diye sorunca Efendi Hazretleri buyurdular ki :
Verir tabii. Öyle işte. Konuşduracaksın beni şimdi. Allah'la da öyle işte mürşidin vaziyeti. Mürşid Hakk'da yok olduğu için Hakk konuşuyor mütemâdî sûretde, o dinlesin dursun, karşısındaki. O şeyhe bağlı, şeyh Hakk'a bağlıdır. Onun için şeyh konuşur mütemâdî sûretde, kitaba filan bakmaz. Çünkü bir şeyin esâsı olunca kitaba filan lüzum kalmaz ki. Niçin peygamberlerin ekserisi ümmî? Çünkü okuma ve yazma anahatardır. Sen almışsın eline, cevâhir eline geçmiş senin, ne lüzum var anahtarla uğraşacaksın. Onun için müşid Hakk'la konuşur. Dervîş sıkıntıya düşdü mü, şeyhine mürâcaat edecek. Her türlü müşkülâtda, yalnız soruda değil. Bir belâya uğradığında, "Aman şeyhim" diyecek. Şirk değil bu. El ele, el Hakk'a. Allah'a giden kapı olarak kabûl edecek şeyhi, bâbullah kabûl edecek. Biz de sıkışdık mı, Bâb-ı Risâlet'e mürâcaat ediyoruz, Fahr-ı Risâlet'e. Oradan Cenâb-ı Hakk'a.
Buhârî'de de var bu mesele. Dâll bi ibâretihî, dâll bi işâretihî. Bir gün Cenâb-ı Peygamber çıkıyor kürsüye, "Sorun bakalım bana ne sorarsanız" diyor. Birisi kalkıyor, "Yâ Resûlallah, benim babam kimdir?". Cenâb-ı Peygamber, "Senin baban şu şu şu şu" diyor yedi ceddini sayıyor. Bakdık diyor Hazret-i Ömer, iş başka tarafa gidiyor, Cenâb-ı Peygamber'e, "Yâ Resûlallah, biz bir şey sormuyoruz size, siz ne söylerseniz biz kabûl etdik, eyvallah". Tamam. Suçlar da çıkacak ortaya çünkü. "Ne isterseniz sorun?" diyor Cenâb-ı Peygamber, görmüşsünüzdür Buhârî'de. Ona işâretdir o. Halbuki Cebrâil geliyor, bir şey soruyorlar, Cebrâil'i bekliyor Peygamber. Cebrâil ilm-i ledünnü getirmez. İlm-i ledünn ayrı. Meselâ Cebrâil nereden aldı getirdi vahyi? Bir makâmı var onun. O makâmdan alıyor. Peki o makâma kadar vahyi kim getiriyor? Cebrâil'dir vahye müvekkel olan melek. Aldığı makâmdan alıyor, peki o makâma kadar vahyi kim getiriyor? Cebrâil'in Peygamberimize gelmesi Peygamber'in meleğe ihtiyâcından değildir, Allah'ın da ihtiyâcından değil. Saltanat-ı ilâhînin azametini göstermek içindir. Koca bir Cebrâil Peygamber'in kapısında emirber. Mesele bu. Onun için ilm-i ledünnde melek girmez ortaya. Ki Efendimiz ilm-i ledünn sultânıdır. Melek girmez.
Meleklerde aşk yokdur. Şeytan'da aşk yokdur, melekde de aşk yokdur. Şehvet yok ki aşk ola. Ne var ki âşıkânın aşkının aksi melâikeye vurur, onunla dönerler. Onun için öyle söylüyor Cemâl-i Halvetî Efendimiz. "Hû sadâsından melekler gökde eylerler semâ" diyor. Hû esmâsı çeken insandır, melâikeye verilmemişdir. Melekler aldıkları emri yerine getirirler, hiç isyân etmezler. Melek bir âletdir, yani silah gibi çekersen patlar. İrâde verilmemişdir onlara. Bizim öyle değil. Bizde esrâr-ı ilâhî var. Hani diyor ya,
Her ne var âdemde var âdemden iste Hakk'ı sen
Ama bizim gibi âdem değil, âdemden bahsediyoruz.
Meleklerde aşk yok, Şeytan'da da yok aşk. Şeytan'da aşk sûretinde görülen şehevât, o da akisdir. Yok kendisinde, verilmemişdir. Aşka tâlib oldu Şeytan ama verilmedi. Çünkü mutlakâ ağlaması lâzım, âh u enîn etmesi lâzım âşık olanın, yanması lâzım. Onun için cennetde yapılmıyor bu iş. Dışarı çıkarılmış Âdem, burada yapdırılmış. "Burası dârü's-sürûrdur, burası âh u enîn, feryâd u figân memleketi değil" demişler, "cennetden dışarı çıkacaksın" demişler.
Aşk, aşakadan geliyormuş, aşaka kelimesinden. Aşaka kelimesi, bir sarmaşığın ismiymiş. Nasıl o sarmaşık ağaçlara dolanıyor böyle, dolandığı vakitda ağacı sarartıyor, aşk kimde varsa o sararıyormuş. Ben domates gibi kırmızı, demek ki aşk yok. Âşık olanın sararması lâzım.
"Nefs mertebelerinde renkler var mı efendim?" diye sorulunca buyurdular ki :
Var tabii. Altı renk vardır. Nefs-i sâfiyede renk olmaz. Altı merâtibde renk vardır, yedinci mertebede renk yokdur, renksiz olurlar onlar. Halkın içine girer kendini bildirmez hiç. Renksiz.
"Nefsin makâm ve hâllerinden bahseder misiniz?" diye sorulunca Efendi Hazretleri buyurdular ki :
Nefs-i levvâmede bulunanlar, içki içebiliyor. Yani haram irtikâbı var. O mertebeye erdiği hâlde, içki içebiliyor. Sonra nefsini levmediyor. "Niye yapdım ben bunu?" diyor arkasından. Unutuyor, yapıyor, sonra aklı iâde olunuyor. Çok mühim konuşduğum söz. Evvelâ akıl alınıyor, sonra yapıyor, yapdıkdan sonra akıl iâde olunuyor, "Eyvâh! Ben niye yapdım!" diyor. Akıl iâde olunmazsa, övünüyor yapdığınla. "Beş okka içerdim, gecede şöyle zinâ ederdim, böyle yapardım filan" diye. Emmârede böyle. Nefs-i levvâmde, aklı alınıyor, yapıyor, akıl iâde olunuyor, "Eyvâh! Ben ne yapdım! "diyor, pişman oluyor, başlıyor ağlamaya, istiğfâr etmeye başlıyor. Levvâmenin sıfatlarından, hâllerinden bir tânesi.
Mülhimeye gelince, "fe elhemehâ fücûrahâ ve takvâhâ", mülhimeye vâsıl olduğu vakitde ilhâmât-ı rabbâniyye yâhud ilhâmât-ı şeytâniyye oluyor kendisine. Şeytân da ilhâm edebiliyor. Fakat onun da hâlleri, işte güzel sanatlara düşkünlük, güzel yazılara, şiire, mûsıkîye, bilmemneye filan, o da nefs-i mülhimenin sıfatlarından, hâllerinden. Güzelleri seviyor, güzel şeyleri seviyor. O bir müddet sonra şeytânî mi rahmânî mi, kendisine makâm-ı fark veriliyor, makâm-ı farka eriyor, o vakit gelen ilhâmâtın şeytânî mi rahmânî mi olduğunu biliyor, anlıyor o vakit o. İlhâmât-ı şeytânî oldu mu Hakk'a sığınıyor. Sonra dördüncü mertebeye geçiyor.
Hepsini yazdım, hepsi yazdığım kitapda hazır. Bitdi kitap, ertesi gün de tayyâreye bindik. Ve kitabı da daktiloya verdim.
"İlmin tarifi nedir?" diye sorulunca "Hakk'ı bilmek" diye cevâb verdiler. Soruyu soran kişi, "Peki ya Hakk'ı bilmeden ilim yaparsa bir kimse?" diye sorunca, "Kuru emek" buyurdular ve sohbetlerine şöyle devâm etdiler :
Bütün gâye, "Men arefe nefseh fekad arefe rabbeh", yani Hakk'a ârif olmakdır. İlmin özü bu. E peki diğer ilimler? Onlar, bundan çıkar, zuhûr eder. Bütün ilimlerin tohumu budur. Bunu ekersin ağaç biter, ondan sonra çeşit çeşit rengârenk meyva verir. Aslı bu.
Evvelâ okumak, "اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذ۪ي خَلَقَۚ ikra' bismi rabbikellezî halak, seni halk eden rabbinin ismiyle oku". "خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍۚ halaka'l-insâne min 'alak, O Allah ki insanı kan pıhtısından halk etdi". "اِقْرَأْ ikra', oku". Gene. Düşünerek oku, tefekkür et, gözönüne getir, kan pıhtısıydı insan oldu. Anlayarak oku. İlk okuduğunda tam anlayamadın, şimdi anlayarak okuyorsun.
Bütün hurûfât "elif"den çıkar, o da noktadan çıkar. Evvelâ noktadan çıkar, noktalar "elif" yapar, bütün yirmi sekiz harf "elif"den olmadır. "Elif"i yatırırsın "be" olur, böyle bükersin "cim" olur, "hâ" olur. Hepsinin aslı "elif"dir. "Elif"in aslı da noktadır.
Bir yabancı, "Biz ilmin kafada olduğunu zannediyoruz fakat ilim kalbden geliyor. Kalb ile idrâk nasıl oluyor?" diye sorunca Efendi Hazretleri buyurdular ki :
Bazen bir şey sorarlar bilmez adam, bildiği şeyi unutur. Bir misâl vereceğim böyle. Sonra aklına gelir, "Sonradan aklıma geldi" der. Bunun sebebi şu. İlim sıfatullahdır, Allah'ın sıfatıdır. Kalb de aynadır. Sorulduğu vakitde eğer perde olmazsa lap diye oraya akseder, hemen cevâbını verir. İki türlü perde olur. Birisi perde-i nûrânî, birisi perde-i zulmânîdir. Sorarlar, cevâb veremez, unutmuşdur, unutdurulumuşdur kendisine. Aklına geldiği vakitde perde kaldırılır, aynaya vurur, aklına gelir.
İşte bak, kalb mir`ât oluyor, mir`ât-ı Rahmân. İnsan görünüşde küçük görünür, âlem-i kübrâdır. Bu kâinât zâhirde büyük görünüyor, hakîkatde küçükdür, insan âlemine göre. Arş, kürsî, levh-i mahfûz, ümmü'l-kitâb, cümlesi insana vâbestedir yani insandadır. Ve her insan da Hakk'dan geldiği için bir ilim vardır. O ilme ya perde-i nûrânî ya perde-i zulmânî perde olmuşdur. Meselâ gafletde bulunan bir adamın perdesini mürşidi yırtar. Yırtdığı vakitde aynaya akseder, ilim meydana çıkar. Daha bunun gibi yüzlerce misâl verebiliriz. En mühimi o. Kalb mir`ât, ilim sıfatullahdır, oraya tecellî ediyor fakat ortada perde vardır.
Meselâ kim gelirse gelsin, âlem-i ervâhı bilemez. Bilen var. Halbuki oradan gelmişdi insanoğlu. Ortadaki perde kalın olmuş, bir türlü düşünemiyor onu. Enbiyâ geliyor yâhud mürşid geliyor, o perdeyi yırtıyor, âlem-i ervahdan geldiğini o vakit anlıyor. İlim veriliyor kendisine. İşte bunun gibi. Unutmalar da bunun gibidir.
"Perde-i nûrânî nasıl mâni oluyor?" diye sorulunca Efendi Hazretleri buyurdular ki :
O ince bir mesele. Hazret-i Şems-i Tebrîzî, Cenâb-ı Mevlânâ'nın kitâblarını suya atdı. Çünkü perde oluyordu o kitâblar, perde-i nûrânî. Hepsini suya atdı, sebeb-i illeti o. Kitâblar Mevlânâ'ya perde-i nûrânî olmuşdu. Gene perde-i nûrânîden meselâ Eyüp aleyhisselâma Allah hastalık verdi. Verdikçe o sabretdi. Verdikçe sabretdi. Sabır güzel bir sıfatdır ama Hakk ile kendi arasında perde oldu. Hicâb-ı nûrânî. Sonra Eyüp Peygamber bakdı ki, benim sabrım, sabretmem, bir perde oluyor benim rabbimle aramda. Ne yapdı? "اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَۚ ennî messeniye'd-durru ve ente erhamü'r-râhimîn, yâ Rabbi bana zarar erişdi, sen erhame'r-râhimînsin" dedi, perdeyi yırtdı. Yırtınca Allah'a vuslat yapdı.
Sühreverdî-i Maktûl demiş ki mürîdlerine, "Rûh kalbde midir, başda mıdır? Gelin bakın, eğer kafamı vurdukları vakitde eğer ağzım konuşursa bilin ki rûh kafadadır. Eğer bedenim çırpınırsa rûh bedende" diyor. Yani ölümünde bile halka ders veriyor Hazret. Sonra hem ağzı konuşdu, hem vücûdu çırpındı. Ne anlaşılıyor bundan? Demek ki vücûdda da bir takım rûhlar var, kafada da var ayrı bir rûh. Rûh-i insânî ve rûh-i sultânî kalbde olduğu için aksi kafaya vuruyor, konuşdu. Rûh-i hayvânî, rûh-i nebâtî vücûdda olduğu için çırpındı.
Efendi Hazretleri, sohbetin ortasında bir beytini okuduğu Şeyh Himmet Efendi'nin "Sivâdan kalbini pâk et gönül mir`ât-ı Rahmân'dır" diye başlayan nutk-i şerîfinin makta' beytini de okudukdan sonra buyurdular ki :
Başdan aşağı ders bu, anlayan için. Hepsini anlatıyor işte, söylüyor olduğu gibi.
"Efendim, bu rûhlar hakkındaki malûmât nereden geliyor? Çünkü Kurân-ı Kerîm'de bir âyet var, rûh hakkında size pek az ilim verilmişdir diye" diye sorulunca, Efendi Hazretleri buyurdular ki :
Evet var. "وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي وَمَا أُوتِيتُم مِّن الْعِلْمِ إِلاَّ قَلِيلاً ve yeselûneke 'ani'r-rûhi kuli'r-rûhu min emri rabbi vemâ ûtîtüm mine'l-'ilmi illâ kalîlâ". "illâ kalîlâ"dan çıkarıyoruz biz bunları. "Söyle onlara" diyor Cenâb-ı Peygamber'e, "rûh Allah'ın emridir, ondan konuşulmaz ama ondan bir parça ilim verildi, o kadar konuşabilirsin". İşte biz ondan çıkartıyoruz. Fakîr, İbn Kayyım Cevziyye'nin Kitâbu'r-Rûh'u vardır, ondan okudum.
Efendi Hazretleri Türkiyeden gelen ihvânına hitâb ederek buyurdular ki, "Sizin Amerika'ya geldiğinizin en büyük kârı, benimle böyle İstanbul'da oturup sohbet yapamazsınız, olmaz. Burada mecbûrsunuz, iş yok, güç yok, kadın derdi yok, çocuk derdi yok, oturup beni dinliyorsunuz".
www.muzafferozak.com

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder