Geçen gün İmâm-ı Gazâlî Hazretlerinden nakille ibâdetle aldanmakdan ve bunun nevilerinden bahs etmişdik. Bu aldanışlar arasında en tehlikelisi ucubdur, yani ibâdetine güvenmekdir, ibâdetiyle övünmekdir, kendisini cennetlik başkalarını cehenemlik görmekdir. Kısacası manevî bakımdan kendini başkalarından üstün görmekdir ki ekseriyâ câmi cemaatinde ve câhil sofularda oluyor bu hastalık. Öyle yâ ibâdetsiz müslüman nasıl ucub getirecek, yok ki onun ibâdeti. Tehlikesi de şuradan ileri geliyor bu hastalığın, bunda zâhiren bir güzellik var, Allah'ın emrine itâat var, fazîletli bir amel var ortada çünkü. O yüzden ucubdan kurtulmak çok güç, ucub kuyusuna düşen kendi kendine çıkamaz o kuyudan, ancak kâmil bir mürşidin rehberliği ile olabilir bu iş.
Bütün kötü sıfatlarda olduğu gibi bu hastalığın da çâresi zıddını ikâme etmekle mümkün. Ucub kendini üstün görmek olduğuna göre, çâresi, kendini herkesden dûn görmekdir. Kezâ ibâdetine güvenmek insanı ucuba düşürdüğü için çâresi, ibâdetleri kendine izâfe etmemek, "مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِۘ mâ esâbeke min hasenetin fe minallah" âyet-i celîlesi hükmünce bütün hayırları Allah'a izâfe etmekdir.
Şimdi size Azîz Mürşidim Muzaffer Efendi Hazretlerinden öğrendiğim bir usûlü tarîf edeceğim. O hep bunu tavsiye ederdi çünkü.
Diyelim ki karşında inançsız bir insan var, bir gayr-i müslim, yahudi, hıristiyan, yâhud ateist, şöyle düşüneceksin : "Buna birgün îmân nasîb olabilir, ya ben îmânsız ölürsem, ne olur benim hâlim". Demek ki bir münkiri, bir ateisti, bir gayr-i müslimi bile hakîr göremezsin, kendini ondan üstün tuttamazsın, âkıbetini bilmiyorsun çünkü. Hazret-i Ömer'i hatırınıza getirin, vaktiyle azılı bir islâm düşmanı, sonradan Peygamber'in halîfesi oldu.
İkincisi. Diyelim ki karşında günahkâr bir müslüman var, içki içiyor, kumar oynuyor yâhud Allah'ın men etdiği işlerle meşgûl. O vakit şöyle düşüneceksin : "Bu kişi bir gün tövbe edip ibâdete başlayabilir, beni geçebilir, ben de onun düşdüğü duruma düşebilirim hattâ onda beter hâlde kalabilirim". Günahın cinsi, mikdarı mevzubahis değil. Neden? Çünkü biliyoruz ki nice günahkârlar tövbe ederek hak yola girdiler ve kâmil insan oldular, velî oldular. Nice âbidler de yoldan çıkdılar, fısk u fücura düşdüler.
Diyelim ki senden genç bir muhâtabın var, o vakit şöyle düşüneceksin : "Bu çocuk benim kadar günah işlememişdir". Yâhud karşında senden yaşlı bir zât var, o zaman şöyle düşün : "Bu zât benden çok ibâdet etmişdir".
Hâsılı muhâtabımız kim olursa olsun, dâimâ kendimizi ondan aşağıda görerek kurtulabiliriz ucub illetinden.
İkinci meseleye gelince. İbâdetine güvenen, ibâdetiyle övünen kimse şunu hatırından hiç çıkarmamalıdır ki bu nimet ancak ve ancak Cenâb-ı Hakk'ın fazl u keremiyledir, kulun bunda hissesi yokdur. Yukarıda zikretdiğim âyet-i celîle bunun en açık delîlidir. Şimdi bunun isbâtını yapacağım. İbâdet eden kişi, ibâdete nasıl muvaffak olmakda, bunu bir düşünün. Her ibâdet için kuvvet gerekir, kim veriyor o kuvveti? Meselâ namazı kılmak için sağlam bir vücuda ihtiyaç var, kim verdi o vücûdu bize? Vücûd da yetmez, akıl gerekir, sağlık gerekir, rızık gerekir, zaman gerekir, imkân gerekir, kim veriyor bütün bunları? Kıraat için hâfıza lâzımdır, kim bahşediyor onu? Maddî ibâdetleri düşünelim, parayı kim ihsân ediyor, malı kim bahşediyor? Eğer dikkatli düşünecek olursak, göreceğiz ki ibâdeti yapan da biz değiliz, Allah yapdırıyor bize. Öyleyse ibâdetle övünmek, büyük bir edebsizlikdir, nankörlükdür Allah'a karşı. Hemen kurtulmak gerekir ucub illetinden.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder