Sayfalar

24 Mayıs 2026 Pazar

Allah'a Davet - Sohbet - 7 Nisan 1979 ABD

Mürşid-i Azîzim Muzaffer Efendi Hazretlerine Amerika'daki bir sohbet meclisinde, "İnsanın sevdiği saydığı kimseler var ki hiç bir yol aramıyor, bu hâlde onlar için ne yapmamız lâzım?" diye sorulunca, Efendi Hazretleri buyurdular ki :

Onları tatlı tatlı sözlerle Hakk'a davet etmesi lâzım. Meselâ Allah'ı düşünmüyorsa onlar, sohbet esnâsında onlara, "Acaba biz nereden geldik, nereye gidiyoruz, niçin geldik niçin gidiyoruz, niye üzerimize semâ ref olmuş, kaldırılmış, yıldızlarla sema tezyîn olunmuş, ard altımıza niye döşenmiş, bunları böyle sorup, böyle sorular atarak ortaya, onların zihinlerini Hakk'a çekmek tarafına gitmelidir. Ve aynı zamanda onlar hakkında duâ etmelidir, kalblerinin taraf-ı ilâhîden keşf ü küşâdına, hak ve hakîkati anlamaları için. Bunu isteye isteye, Allahu Teâlâ'nın kapısını vura vura bu istekle, bir gün kapı mutlakâ açılacakdır ki bunların misâlleri târihde görülmüşdür. Bir tarafdan onların akıllarını gıcıklayarak kudretullaha çevirmek, bir tarafdan duâ etmekle. 
Sonra kendini onlara sevdirmeli, kendi itikadını ve sevdiklerini sevdirmeli onlara, fakat tatlı tatlı yapmalı bunu. Ve bu hayâtın bir nihâyeti olduğunu ve bu hayâtın bir bidâyeti olduğunu ve bu kâinâtın boşuna ve insanların başıboş yaratılmadığını, onların üzerine bir kudret-i kudsiyyenin bulunduğunu onlara düşündürmek, onlara anlatmak lâzım. Tatlı tatlı, yavaş yavaş, acı acı değil. Ümidsizliği kaldırmalı. Mâdem ki insandır, insanda bu hassâsiyyet mevcûddur. Yani Allah'ı aramak. Allah'ı arama ve bulma ihtiyâcı vardır. Ve görülüyor ki işte bunlar da bu sözümüzün isbâtı ve şâhidi ve tanığı, vahşî kabîleler bile, kendilerine peygamber ba's olunmamış vahşî kabîleler bile, Allah'ı arıyorlar ve korkuyu hak bilerek, neden korkuyorsa onu totem yapıyor, ona tapıyor. İnsanda var bu hasssâsiyyet, hayvanda yok. Hayâliyle kendine Allah arıyor, Allah'ı öyle tahayyül ediyor ki, dokuz tâne boynuzlu, otuz tâne dişli, totem yapıyor ve hayâlini Allah olarak kabûl ediyor ve ona tapıyor. İnsanda Allah'ı arama hassâsiyyeti var. Çünkü bir bardak su aldık deryâdan kenara çekdik, o bir bardak su, deryâdan hâriç değil ama deryâ da değildir. İnsan Hakk'dan bu şekilde ayrıdır yani. Ayrılığı gayrılığı bu.
Ve buna tahammül etmek lâzım. Bazen ters tepki yapar. O senin Hakk'a davet etdiğin kimseler, ters tepkiyle, sana gülebilirler, seni alaya alabilirler. Fakat onların alayına ve gülmelerine tahammmül ederek gene hakkı onlara tatlı tartlı sunmak lâzımdır. Mücâde ede ede, hayırlı mücâdele, mutlakâ yola getirilir. Bir ağacın dalları gibidir insanlar, tohum birdir yani. Kimi sağa, kimi sola, kimi arda, kimi öne, kimi alta doğru bükülmüşdür. Kuruyan dalları, münkir olarak âhirete gidenlerdir. Bilmem sadra şifâ oldu mu cevâbımız? 

Yılmak yok. Hazret-i Nûh aleyhisselâm 950 sene kavmini Allah'a davet etdi. Ve onu taşlıyorlardı ve dövüyorlardı. O gene yılmıyordu, gene devâm ediyordu. Pek az kimse kendisine îmân etdi. Hattâ dedeler torunlarını getiriyorlar, gösteriyorlar, "Sakın hâ bu adama inanmayın, bu adam sihirbazdır, sahhârdır" diyorlardı. Günlerden bir gün bir dede getirdi torununu, "Sakın inanma bu adama" dedi. Onun üzerine o çocuk dedi ki "Ben ne yapayım ki senin rızânı kazanayım?" dedesine. O dedi, "Bu asâyı al onun kafasına vur". Ve çcuk vurdu Hazret-i Nûh'un kafasına. Ve kan damladı peygamberin üzerine. O âna kadar hiç ümîd kesmemiş ve gene kesmeyerek ümîdini Allah'a sordu kaderullahı, ilmullahı sordu, dedi "Yâ Rabbi, bu kavim îmân eder mi?" dedi. Yani ben bunları davet edeyim mi gene Hakk'a? Taraf-ı ilâhîden haber geldi ki, "Onlar îmân etmeyecekler sana". Ve gene sordu, "Bellerindeki tohumdan gelecek olan çocuklar da bana îmân etmezler mi Yâ Rabbi?" dedi. Gene Allah Nûh'a vahyetdi, "Onların belinden gelecek olan çocuklar da sana îmân etmeyecekler". Ondan sonra elşni açdı, dedi, "Yâ Rabbi, ben dokuz yüz elli sene bunları sana davet etdim, bunlar gelmediler, îmâna istidâdları yok ve mâdem ki bunların belinden gelecek olan çocuklarında da istidâd yokdur. Öyleyse bunları artık dünyâdan kaldır" dedi. Cenâb-ı Hakk buyurdu ki, "Artık daveti kes, davet etme onları".
Bunu niçin anlatıyorum? Ümîdini kesmeyecek yani Hakk'a davet eden kişi. Kendi dayak da yese, hakâret de görse, kendisine gülseler de. Bak peygamber numûne-i imtisâl oluyor bizlere. Yani dâîlere, Hakk'a insan davet edenlere numûne-i imtisâl oluyor. 

O vakit Allah dedi ki, "Daveti kes, artık onları çağırma Hakk'a. وَاصْنَعِ الْفُلْكَ vesna'il-fülk, gemi yap" dedi. Ve "Ördek hayvanının iskeletini al, ona benzer bir gemi yap" dedi. Ve başladı gemiyi yapmaya Hazret-i Nûh. Geliyorlar bu sefer onlar sataşıyorlar peygambere. "Şimdiye kadar peygamberdin, bizi Allah'a davet ediyordun, şimdi peygamberlikden vazgeçdin de marangoz mu oldun?" diye. Gemi meydana gelirken, toplandılar, dediler, "Gidelim Nûh'un gemisini kirletelim". Ve gelip Nûh'un gemisini kirletmeye başladılar. Pisliyorlar yani abdest bozuyorlar gemide. Sonra Cenâb-ı Hakk onlara bir uyuz illeti verdi, kaşıntı verdi. Fakat gene onlar bu hakâretlerinden devâm ediyorlardı. Bir tânesi geldi gemiye psilerken, ayağı kaydı gemiye düşdü, pislik uyuzuna sürününce uyuzun kaşıntısı gitdi. Bakdı ki uyuzun kaşıntısı geçdi, aldı pisliği başladı üstüne sürmeye, nereye sürerse pislik kaşınıtıyı götürüyor. Yani uyuz kalmıyor, iyileşiyor. Sonra kavmine geldi dedi ki, "Benim uyuzum geçdi, Nûh'un gemisindeki pisliği sürersen geçiyor kaşıntı" dedi haber verdi. Ve hepsi koşdular ve hücûm etdiler ve hepsi gemiyi temizlediler. Kendi pisliklerini vücûdlarına sürerek. Ve gemi temizlendi, onların da uyuzu gitdi. 
Allah kudsî şeyleri kirletenlerin kendi kirlerini kendilerine yedirir. Rüzgara karşı tükürenin tükürüğü yüzüne yapışır. 

Ondan sonra Cenâb-ı Allah vahyetdi, bütün mahlûkâtın hepsinden birer çift, hepsi irâde-i ilâhî ile gemiye doğru geldiler. Geldiler ve gemiye giriyorlardı. Allah vahyetdi Nûh'a, "Ne vakit tandırın içerisinde su görürsen hemen sen de gemiye bin ve sana îmân edenleri o gemiye al". Ve tandırda su görüldü. Hemen Nûh Peygamber gemiye bindi ve kendisine îmân edenleri gemiye aldı. Kendi çocuğu kendisine îmân etmemişdi. Allah'a duâ etdi, "Yâ Rabbi, benim çocuğum benim ehlimdir. Kâfir ama oğlum benim evlâdımdır, ben gemiye bunu alayım". Allah dedi ki, "اِنَّهُ لَيْسَ مِنْ اَهْلِكَۚ اِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍۗ innehû leyse min ehlik, innehû amelün gayru sâlih". Yani senin sulbünden gelen senin çocuğun değildir, senin yolundan gelen senin çocuğundur. 

Semâ yarıldı sanki bahr-ı muhîtler semâdaydı, başladı sular akmaya ve dağların tepelerinden sular akmaya başladı ve kürre-i ard sular altında kaldı. Anneler çocuklarını ellerine almışdı, yukarı kaldırıyorlardı, çocuklar boğulmasın diye. Su geldikçe çocukları yukarı kaldırıyorlar, su geldikçe çocukları yukarı kaldırıyorlar, bir hâl geldi ki, su çocuklara yetişince bu sefer çocukları ayaklarının altına koyup çocukların üstüne basdılar, canlarını kurtarsınlar diye. Ve hepsi boğuldular. Yapdıkları küfür ve Allah'a yapdıkları inad ve Allah'a yapdıkları nankörlük, suya kalbolmuş kendi zulümleri kendilerini boğmuşdu.

Efendi Hazretleri şimdi sizi güldüreceğim diyerek buyurdular ki : 

Nûh Peygamber emretdi ki, hiç bir çift birbirine yaklaşmasın. Fakat köpek nefsinin mahkûmu oldu, dişisine yaklaşdı. Kedi bunu gördü, gitdi Hazret-i Nûh'a haber verdi, gammazlık yapdı. Dedi ki Nûh Peygamber kediye, "Ne vakit bunlar çiftleşdi, gel bana haber ver". Çifleşince köpek kedi gitdi haber verdi. Geldi yetişemedi Hazret-i Nûh, ayrılmışlardı. O vakit duâ etdi Hazret-i Nûh aleyhisselâm, "Yâ Rabbi, bunları ben cürm-i meşhûd hâlinde yakalayayım" diye. Ve duâsı müstecâb oldu. Çiftleşdirler ve yapışdılar birbirlerine. Kedi gitdi haber verdi ve yakaladı Hazret-i Nûh aleyhisselâm onları, çünkü ayrılamadılar birbirlerinden. Mahcûb oldular. Hazret-i Nûh bağırdı çağırdı onlara, "Niye benim emrimi dinlemediniz!" dedi ve bedduâ etdi, dedi ki, "Sizler bu hâlde insanlar arasında rezîl olun, insanlar size hakâret etsinler". Onun için böyle bir hâl olduğu vakitde mahallede çocuklar onlara taş atarlar bilmemne yaparlar filan yani. Ve köpek de kediye bedduâ etdi, dedi, "Ben bir kusur işlemişdim, gidip beni gammazladın, peygamberin yanında rezîl rüsvây etdin, Allah da seni rezîl etsin" dedi kediye. Şimdi kedi eşiyle çiftleşdi mi, gizlice yapar ama bağırarak haber veriyor. Öyleyse gammazlık yapmak doğru değil demek ki, insanın başına geliyor. 
Bak nice böyle Allah'ın âyât u beyyinâtı var yani, ben bir iki tânesini söylüyorum. Sâlik'e sor bak, Hazret-i Mûsâ'nın bir kıssasını anlatdım ona, "Ben şimdiye kadar bir çok şeyhden bir çok papazdan yâhud hahamdan dinledim, böylesini hiç dinlemedim şimdiye kadar" dedi, aldı kaydını teybe.

Sonra hayvanlar başladılar pislemeye geminin içerisinde. Hazret-i Nûh temizleyemiyordu gemiyi. Felâket oldu her taraf. O vakit Cenâb-ı Hakk domuzdan fareyi halk etdi ve başladı pisliği yemeye fare. Yediler pislikleri, bu sefer başladılar gemiyi delmeye. Hıyânetlik yapıyor şimdi. Bu sefer Allah ne yapdı, kaplandan kediyi halk etdi, ona musallat kıldı. 
Kırk gün hiç semâ görülmedi, olduğu gibi su aldı kâinâtı. Kırk gün sonra yapmur durdu, güvercin gönderdi Hazret-i Nûh aleyhisselâm. Güvercin ağzında ot getirdi. Anladılar ki sular çekiliyor etrafdan yani. 
Günlerde bir gün bir ehl-i merak Nasreddin Hoca'ya geldi sordu, "Nûh'un göndermiş olduğu güvercin dişi miydi, erkek miydi?". "Erkekdi" dedi Nasreddin Hoca. "Nereden biliyorsun Hocaefendi erkek olduğunu? Kitaplarda böyle bir yazı var mı?". "Yok" dedi. "E peki nereden bildin?" dediler. "Otu aldı geldi getirdi" dedi, "eğer kadın olsaydı, konuşacakdı ve ot düşecekdi ağzından" dedi.

Dinleyenler bu hikâyeye kahkahalarla güldükden sonra Efendi Hazretleri buyurdular ki:  

Konuşmuş olduğum kıssadan hem ibret alındı hem de güldük. Hem insanların ahvâl ve harekâtının nihâyetinin ne olduğu gösterildi ve aynı zamanda Allah'a davet eden zevâtın ne gibi sıkıntılara marûz kalacağını bu kıssa bize anlatdı. Cevâbını verdik oraya.

Tercümanlık yapan zât daha önce Efendi Hazretlerinin sıkışdığını farketdiğinden, "Efendim, aşağıda yüz numara varmış" deyince Efendi Hazretleri buyurdular ki :

Dur şimdi bırak yüz numarayı elli numarayı, konuşuyoruz şimdi. Unutdum onu ben şimdi. Sözde fenâ bulduk. Fenâ bulunda insan unutur öyle şeyi. Meselâ insan top oynasa, topda fenâ bulsa, yemiş olduğu tekmeyi filan duymaz acısını. Sonra vaktâ ki oyun biter, sonra bakar ki ayağı acıyor. Sonra insan hanımıyla sevişse, hanım onun yüzünü tırnağıyla yırtsa, olur ya, olabilir böyle şeyler, duymaz insan. Vaktâ ki o işden fâriğ olurlar, yüzünde bir acı var, aynaya gider bakar ki yüzünde tırnak izi var. Onun için ben sözümde fenâ buldum, onun için ben duymuyordum.
Bak şimdi bundan ne anlaşılıyor? Vücûddaki bulunan rûh vücûddan ayrılırken müdhiş bir acı duyulur. Çünkü ayrılık var. Meselâ bir dal kırıldığı vakitde çaaat ediyor. Bu ayrılığın acısıdır. Vücûddan rûh çıkarken bir acı peydâ olacak. Çünkü iki varlık, birleşmiş olan iki varlık, birbirinden ayrılmakdadır. Ölüm ânında Cenâb-ı Hakk mü'minlere öyle bir âlem gösterir ki o âleme bakarken o acıyı duymazlar. Ne gibi? Yûsuf Peygamber'in güzelliğini gören kadınlar, önlerinde bulunan meyvaları kesiyoruz diye ellerini kesdiler de duymadılar acısını. Onun için mü'minlere ölüm ânında öyle bir tecellî olur ki o ayrılığın acısını duymazlar o tecellîye bakarken. Yûsuf'un yüzüne bakıp da ellerini kesen kadınlar ellerinin acılarını duymadığı gibi. 
Biliyorlar mı kıssayı? Duydular mı? Duymamışlar, duymayanlar var, anlatacağım öyleyse o kıssayı şimdi söyleyeceğim. Bilmiyorlar. 
Yûsuf'u kardeşleri kuyuya atdılar. Sonra kervan geldi o kuyudan su almak için, kuyuya kovayı atınca, Yûsuf ölmemişdi içeride, kovaya tutundu. Ve kuyudan çıkardılar. Bakdılar ki dünyâ güzeli bir çocuk. Uzun bir kıssa, ben kısa keseceğim. Sonra aldılar Yûsuf'u oradan getirdiler Mısır'a. O vakit kölelik vardı, kölelik devriydi. Yûsuf'u koydular mezata, satdılar. 
Dünyâ güzeli bir çocuk, hiç dünyâ yüzünde Yûsuf kadar güzel bir kimse gelmemiş. Üç kişi gelmiş kâinâtda güzel olarak. Birisi Âdem aleyhisselâm, birisi Hazret-i Yûsuf aleyhisselâm, biri de Hazret-i Muhammed aleyhisselâm. Üç tâne en büyük güzel. Diğer peygamberler de hepsi güzel ya, bunlar en güzelleri. Hiç çirkin peygamber yok. Bunlar en güzelleri. Yani Yûsuf'un güzelliğini gören kimse, kitapların beyânına göre, hâmile olsa kadın, görür görmez çocuğunu düşürürdü. Onun için Yûsuf Peygamber yüzüne peçe çekmişdi. Hani güneşin karşısına bir çiçeği çıkarırsın, çiçeği hemen güneş nasıl yakarsa, Yûsuf'un güzelliği halkı bu şekilde yakardı yani.
Sonra Yûsuf'u alan âile, Mısır'ın vâlisi idi, kıtfîrdi yani kendisi, o kıtfîrin karısı Yûsuf'a âşık oldu, kendi kölesine. Âşık oldu fakat duydular etrafdan yani sosyete. Yani insanlar duydular ki Züleyhâ, kendi kölesine âşık olmuş, onu ayıpladılar, dedikodu yapıyorlar mütmeâdî sûretde. "Nasıl olur, insan kölesine âşık olur mu!" dilan diye böyle. "Köle âdî bir şeydir, satılık bir metâ'dır, nasıl buna âşık olunur!" filan. Züleyhâ bunu haber aldı ve bütün sosyeteyi topladı hânesine, önlerine meyvalar koydu ve bıçaklar koydui meyvaları soymaları için. Onlar tam meyvaları soyarken, Yûsuf'a seslendi, dedi, "Gel Yâ Yûsuf" deyince kadınlar zâten âşık olunan köle kimdir diye, hepsi kapıya bakdılar, ellerindeki bıçaklarla meyva kesiyoruz diye parmaklarını doğradılar. Fakat Yûsuf'un güzelliğinden dolayı ellerinin acısını duymadılar.

İşte bu gösteriyor ki, ölüm ânında rûh vücûddan ayrılmasından dolayı insan bir ezâ ve cefâ duymakdadır, ayrılıkdan dolayı yani. İşte dalın kırılması gibi, çaaat diye kırılıyor. O çaaat ayrılığın ifâdesi. Binâenalâzâlik, o acı esnâsında Allah öyle bir âlem gösterecek ki müminlere ona bakarken rûhu alınacak, kadınlar Yûsuf'a bakarken elleri kesilip de duymadıkları gibi. Mümin olmayanlara, münkir olanlara, o âlem açılmayacak, acıyı duyacaklardır. Ayrılık acısını. Hakk'dan gayrısını insan çok fazla sevmemeli, insanın sevdiğinden ayrılması güç olur. Kim ki Hakk'dan gayrısını sevdi, dünyâyı sevdi, onun ölümü çok acı olur.
www.muzafferozak.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder