Mürşid-i Azîzim Muzaffer Efendi Hazretleri buyurdular ki:
Vaktiyle fakîr bir şeyh efendi varmış, balık tutarak kıt kanaat geçinirmiş. Birgün dervîşlerinden birini çağırmış, demiş ki, "Filanca şehre git, orada benim şeyhim var, git onu bul, elini öp, benden selâm götür, duâsını al, bir emri var mı sor" demiş. O adam gitmiş oraya, sormuş soruşturmuş, şeyhin oturduğu yeri öğrenmiş. Bir de ne görsün, şeyhin oturduğu yer bir saray. Kendi şeyhi fakîr, balık tutuyor, yarı aç, yarı tok, ensesinden bit atıyor filan. Halbuki bu şeyh efendi sarayda oturuyor. Taaccüb etmiş dervîş. Atlas perdeler, ipek halılar, hizmetçiler, askerler filan, şeyhin saltanatı yerinde. "Ne biçim şeyh bu?" demiş adam içinden, "şeyh dediğin benim şeyhim gibi olur, başı kabak, götü çıplak" demiş. "Mâdem geldim gireyim bari içeriye, selâmı teblîğ edeyim" demiş. Girmiş şeyh efendinin huzûruna, elini öpmüş, şeyhinin selâmını teblîğ etmiş. Şeyh Efendi, "Oooo! O herifden mi geliyorsun? O herif daha adam olmayacak mı, o eşek herif! Daha gönlünden dünyâyı çıkarmadı mı! Allah cezâsını versin onun! Uğraşdım uğraşdım bir türlü adam olamadı. Hasedini kırıyoruz, riyâsı meydana çıkıyor. Riyâsını kırıyoruz, ucubu çıkıyor. Ucubunu yok ediyoruz, kibiri çıkıyor ortaya. Kibrini kırıyoruz, hubb-ı dünyâsı meydana çıkıyor, tâlib-i dünyâ oluyor. Onu baltalıyoruz, ıslâh ediyoruz, hubb-ı makâmı ortaya çıkıyor. Bir türlü adam olamadı. Git söyle ona, kalbini tathîr etsin, temizlesin, tevhîdle tezyîn etsin. İsmini şeyhe çıkarmak insanlık değildir. Haydi git söyle ona". "Ne biçim bir şeyh ulan bu" demiş adam, "Firavun gibi yaşıyor herif". Kendi şeyhinin don yok kıçında, yalın ayak başı kabak. Çıkmış gelmiş. "Ne oldu, ne dedi?" demiş. "Böyle böyle söyledi" demiş. Başlamış ağlamaya, "Doğru söylüyor" demiş. "Aman efendim, o Firavun gibi yaşıyor" demiş. "Öyle değil evlâdım. O gördüğün saltanata, mala mülke hiç kıymet vermez" demiş, "onun için hiçdir onlar" demiş, "varmış yokmuş onun için müsâvîdir" demiş, "ben kalbimden bir türlü hubb-ı dünyâyı çıkaramadım. Hâlâ istiyorum yiyeyim, giyeyim, alayım, yapayım filan. İnşaallah Cenâb-ı Allah şeyhimin duâsı berekâtı ile kalbimden heves-i dünyâyı ihrâc eder, kînimizi rahmete, şefkate, kibrimizi tevâzua, hubb-ı câhımızı hubb-ı Nebî'ye, hubb-ı mâlimizi hubbullaha tahvîl ü tebdîl eder" demiş.
Hazret-i Abdülkâdir de öylemiş. Bakmışlar koca bir sürü, deve sürüsü, Hazret-i Abdülkâdir'in. Herifin biri, "Ulan adam nasıl kutbü'l-âlem olur bu kadar malla" demiş. Halbuki öyle değil. Gönül yârda olacak, el kârda olacak. Varmış, yokmuş müsâvî olacak.
İbrâhim Nebî'nin halîliyyetine mâlik olduğu malı mülkü mâni olmadı ki. Köpeklerinin boynuna altın tasma vardı. Hiç bir zaman halîliyyetine mâni olmadı mal mülk.
Vaktiyle bir şeyh efendi dervîşine seyyah vermiş. Bu seyahatin bir hikmeti şu. Dervîşin sanatı neyse o sanatı gitdiği yerde de gösterir, öğretir. Bilmiyorsa gitdiği yerde bir sanat öğrenir, alır tekkeye getirir. Faydası odur. Bir de şu var. Malûm ya, "قُلْ س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِم۪ينَ kul sîrû fi'l-ardı fenzurû keyfe kâne âkıbetü'l-mücrimîn". Git, dolaş, ibret al. Dervîş gitmiş bir şehre varmış, karnı aç, parası yok. Bakmış bir adam geliyor. Adamın tepesinde bir tabla, içerisinde tâze hurmalar var. "Aman" demiş, "hurmayı yiyemiyeceğiz ama hiç olmazsa gözümüzle görelim" demiş adam, hurmanın peşine düşmüş. Hurma önde o arkada yürüyor aşağı doğru. Giderken yolda, "Tutun! Vurun! Yakalayın! Kaçıyor!" filan, lap dervîşi yakalamışlar ensesinden. "Kaçıyordun, aldın kapdın kaçdın" filan diye. Dayak, yumruk, sille, hapishâheneye getirmişler dervîşi. Eline kelepçe vurup, içeriye atmışlar. Oturuyor hapishânede, "Yâhu ben bir şey yapmadım ki, hiç bir suçum yok, nedir bu benim başıma gelen diyâr-ı gurbetde, ben ne yapacağım" diye düşünürken böyle, o hurma hapishâneye gelmiş. Meğerse vezîrin birisi halîfeye karşı gelmiş, halîfe onu hapsettirmiş oraya. Vezîr de kendi bahçesinden hapishâneye hurma getirtmiş, orada dağıtacak mahkûmlara. Kendi yerken gardiyanlara demiş ki, "O adamı getirin, ona da vereyim" demiş. "Onu getiremeyiz" demişler. "Neden?". "O kapkaççı olduğu için eli bağlı, emir böyle" demişler. "Öyleyse yanıma getirin, ben vereyim" demiş. Getirmişler vezîrin yanına koymuşlar. Vezîr şimdi bir hurmayı kendi yiyor, bir tânesini onun ağzına koyuyor. Bir kendi yiyor, bir ona veriyor. Dervîş demiş ki içinden, "Yâhu mâdem bu hurmayı yedirecekdin, bu sopayı niye yedirdin, beni hapishâneye niye attırdın? Yok yedirmeyecekdin, burada benim ne işim var?". Sonra dönüyor memleketine, bu hâdiseyi anlatıyor. Şeyhi diyor ki, "Ed-dünyâ cîfetün tâlibuhâ kilâb. Dünyâ bir cîfedir, ona köpekler tâlib olur. Sen dünyâya tâlib oldun. Bakdın gözünle. Hurmayı yemedin ama bakdın. Onun için seni köpekler ısırdılar".
Adamın birisinin bahçesinde armut ağacı varmış, gâyet güzel armut verirmiş. Armut meydana gelmiş. Adam karısına sormuş, "Hanım, yiyelim mi armudu yemeyelim mi?". Karısı demiş ki : "Yemeyelim. Topla armudu götür vâliye" demiş. "Vâli Bey'e armudu takdîm et, o bize ya para verir, ya bir kumaş verir, işimizi görürüz. Ama yersek armudu biter gider, bir şey alamayız" demiş. Adam, "Doğru söylüyorsun hanım" demiş. Ertesi gün armudu bir sepete koymuş, vâlinin konağına gelirken yolda, bakmış bir alay adam geliyor. Meğer vâlinin evinin altında hapishâne varmış. Suçluları içeriye doldururlarken bunu da yakalamışlar. "Sen de bunlarla berabersin" diye bunu da içeriye sokmuşlar, elinde sepetiyle beraber. Ertesi günü vâli kendi gelmiş, istintak ediyor. Soruyor birisine, "Niye geldin buraya?". "Efendim, beni hırsız diye getirdiler, ben hırsız filan değilim". Bir diğerine soruyor, "Ya sen niye geldin?". "Efendim, beni kâtil diye getirdiler, ben kâtil değilim, hepsi yalan". Herkes böyle yapdığı suçu örtmeye çalışıyor. Bu şekilde inkâr ediyorlar. Sıra buna gelmiş. Armudu yemiş o da aç kalmış, boş sepetin üstüne oturmuş. "Armut" demiş. "Ne armudu?". "Efendim, bahçemizde bir armut ağacı var. Kadına sordum, bu armudu ne yapalım diye. Çok güzel bir armutdu, size lâyık gördük" demiş. "Eee sonra?". "Yersek elimize bir şey geçmez, ama vâliye hediye edersek, vâli de bize ya biraz para verir, ihtiyâcımızı görürüz. Ya biraz kumaş verir gene ihtiyâcımızı görürüz. Ben de kadının sözüne uydum, armudu aldım geldim buraya. Tam içeri girerken, bu hengâme geliyordu. Beni de tuttular onlarla beraber, buraya tıkdılar. Ben de girdim buraya. Akşam aç kaldık, armudu yedik" demiş. "Vah vah! Demek yanlışlık oldu". "Evet yanlışlık oldu efendim". "Peki ne istiyorsun benden? Sana bir ikramda bulunayım" demiş. "Efendim, bir amme cüzü, bir balta, yirmi kuruş para". "Bir şey olmaz ki bunlardan yâhu! Başka bir şey iste" demiş. "Yo yo yo yo, ben kanâatkâr adamım. Bir balta, bir amme cüzü, yirmi kuruş para istiyorum, o kadar". "Peki ne olacak bunlar, bunlarla bir iş göremezsin ki?". "Ben görürüm, hem çok mühim iş göreceğim ben". "Nedir o?". "Baltayla gidip ağacı keseceğim kökünden, armut ağacını". "Sonra?". "İkincisi yirmi kuruş kadının talak parası. Karuıyı boşayacağım. O sebeb oldu çünkü bu işe. Amme'ye de elimi basacağım, bir daha vâlinin konağı civârına geçmeyeceğim".
Sonra işte bizi Sultanahmed Cezâevine gönderdiler. Mahkemeye girdik, hâkim dedi, "Amanin sen şemsiye basmışsın, şemsiyeci misin sen?" dedi. "Ne şemsiyesi beyefendi?" dedim. "Yani yağmurluk". "Yok. Bir defa şems güneş demek, şemsiye güneşden korunmak içindir filan" dedim. "Bizimkiler şemsiye diye bir mantık kitabı var, ona derler". "Ben mantık kitabı filan anlamam, haydi içeri gidin de aklınız başınıza gelsin" dedi. Bizi alıp götürdüler Sultanahmed Cezâevine tıkadılar. Hep beraber Sultanahmed Cezâevine gitdik. Altmış altı gün orada kaldık elhamdülillah. Orada ne kadar bitirim varsa, Berbat Süleyman, Çamur Şevket, Gangaster Hakkı, Bolu Canavarı, hep bütün başdan aşağı ahbâb olduk orada. Akşam oldu mu oturuyorduk, ilâhî söylüyorduk. İlâhi söylüyorum, onlar hepsi sallanıyorlar. Zikir ilâhileri söylüyorum. Sallanıyorlar onlar. "Efendi baba, yâhu sen ne söylüyorsun, biz sallanıyoruz yâhu". "Niye sallanıyorsunuz, sallanmayın durun". "Yok duramıyoruz, sallanıyoruz". Zikir ilâhisi okuyorum, onlar duramıyorlar, sallanıyorlar.
Meğerse hapse girmemin sebebi neymiş biliyor musun? Gitdik oraya, bir iki gün sonra, bizi kibarlar kısmına aldılar. Orada da yerler ayrı ayrı, cehennemin derekesi gibi. Orada dereke dereke yerler var. Bizi üst kısma verdiler. Oraya gitdik yatmaya. Derken bir Hulki Bey var, temiz bir adam. Sözü sohbeti yerinde. Bir de Samim Bey var, o da acâib bir adam, böyle bakıyor bir yere filan. Birgün beni çağırdı dedi ki, "Otur şuraya. Sen bu adamların hepsiyle konuşuyorsun" dedi. "Konuşurum" dedim. "Evlâdım" dedi, "zâhirde bunlar insandır, hakîkatde bunların hespi birer hayvandır. Bak şu kobra yılanıdır, içinde bir yılan vardır. Bu akrep, vurduğu zaman öldürür. Bu kaplan. Bu maymun". Hepsinin amellerini söylüyor bana. Meğerse adamın keşfi açıkmış. Bu Hulki Bey de sadameye uğramış, istimlak belâsından. Namazlı abdestli bir adam. Elinde Evrâd-ı Fethiyye, onu okuyor filan. Bir gün dedi ki bana, "Efendicim, benim duâm kabûl oldu". "Ne oldu?". "Yâ Rabbi, buraya bir mürşid gönder diye duâ etdim, Allah seni gönderdi, ben sana intisâb etdim". "Allah cezânı versin senin!" dedim, "gözü kör olasıca herif!". O da şaşırdı. "Ulan böyle duâ mı edilir be!" dedim, "Yâ Rabbi beni buradan çıkar, bir mürşide rast getir diyeceğin yerde, buraya bir mürşid gönder denir mi. Beni hapishâneye getirtdin bedâva yere". Onun yüzünden girdik içeriye.
Bektâşî giderken yokuşun başında bir yatır varmış, gitmiş oraya, "Ben şimdiye kadar kimseden bir şey istemedim, fakat ben ihtiyârım, ben bu yokuşu çıkamam, himmet et, Cenâb-ı Hakk'a söyle, bana bir binek göndersin, bineyim" demiş. Daha sözü bitmemiş, "Heeeeyt!" diye bir narâ. Herifin biri elinde bir sıpa. "Al bunu sırtına". "Ne olacak?". "Bu çıkamaz bu yokuşu, sen çıkaracaksın". "Evladım ben ihtiyarım". Bıçağı göstermiş herif, "Vururum seni" demiş. Sıpayı yüklenmiş Bektâşi, dönmüş giderken yolda evliyâya diyor, "Evliyâlığına söz yok ama lafı götünden anlıyorsun. Ulan ben binek istedim bana eşeği bindirdin" demiş.
Anladık kardeşim, sen evliyâ olmasına evliyâsın ama niye ters duâ yapıyorsun. De ki, "Beni buradan âzâd et, dışarı çıkayım, orada bana bir mürşid göster". O vakit olur. Ama sen bana bir mürşid gönder diye duâ edince, ben buraya gelmek mecbûriyetinde kaldım. Âilem, dükkanım tezgahım her şeyim dışarıda kaldı, beni buraya koydular. Neyse. O orada intisâb etdi bize. Hapishânede olanların ekserisi tövbe etdiler, iyi insanlar oldular yani. Altmış altı gün yatdık orada. Otuz bir de burada yatdık. Doksan yedi. Sonra üç de sonra gitdik yatdık. Yüz gün oldu. Tam bitirdik çileyi.
www.muzafferozak.com

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder