Büyüklerden bir zât dünyâ ehlini şöyle tavsîf etmişdir:
Onlar ebleh ve tok insanlardır. Yegâne derdleri, mideleri, iki bacak araları ve dış görünüşleridir. "Âh sabah olsa da yiyip, içsem, oynayıp eğlensem, akşam olsa da uyusam" derler. Gece leş gibi yatarlar, gündüzleri ise aylak aylak dolaşırlar.
Bir önceki yazımızda şehvetden bahsetmişdik hatırlarsanız. İşte dünyâ ehli şehvetinin peşinde koşanlardır. Yani hevâsının, nefsânî arzularının. Çünkü rûhundan yani ulvî kısmından haberi yokdur. Malum ya insan cesed ve rûhun birleşmesinden meydana gelir. Cesed toprakdandır ve toprağa dönecekdir. Rûh ise ilâhîdir, Allah'a dönecekdir. Gelin görün ki 80 sene yaşadığı hâlde kendi rûhundan haberi olmayan insanlar vardır. Bu gibi insanlar için yegâne tatmin, bedenî zevklerdedir. Nitekim şehveti tarif ederken bahsetmişdik.
Bir de ulvî zevkler vardır ki bunlar rûha taalluk eder. Yani bu gibi zevkleri rûh alır. Nedir bunlar? Zikrullah, zikir ve Kurân meclislerinde bulunmak, Kurân okumak, Kurân dinlemek, Allah dostlarının meclisinde bulunmak, Allah aşkıyla gözyaşı dökmek, Allah yolunda hizmet etmek, ağlayanın gözyaşını silmek, kırık kalbleri tamir etmek, yetîm başı okşamak, açları doyurmak, çıplakları giydirmek, çâresizlere çâre olmak. Daha başka ulvî zevkler de var. Meselâ ilim ve sanat da ulvîdir. Para için, şöhret için yapılmamak şartıyla.
Ne zaman ki insan nefsinin esîri, şehvetinin zebûnu olmakdan kurtulur, işte o zaman süflî zevkleri bir kenara bırakır, ulvî zevklere yönelir. Tabii hiç yemez, içmez, evlenmez manâsına değil. Yer, içer, evlenir, çoluk çocuk sâhibi de olur ama bunlara karşı hırslı olmaz. Zarûrî olan mikdarla yetinir. Kezâ çalışmaz, tembel tembel oturur manâsına değil. Çalışır, helâlinden kazanır, hem kendi yer hem başkasına yedirir. Çalışır, ibâdullaha hizmet eder. Kezâ râhipler gibi evlilikden uzak durmaz, evlenir, çocuk sâhibi olur, insanlığa hizmet edecek sâlih evladlar yetiştirir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder