Sayfalar

17 Ocak 2026 Cumartesi

Amerika'da Sohbet - 16 Ekim 1982

Mürşid-i Azîzim Muzaffer Efendi Hazretleri buyurdular ki :

Adamın biri bir hadîsi araştırmak için üç aylık yoldan gelmiş, bir âlime müracaat etmiş. Demiş ki, "Hocaefendi, bir hadîs öğrenmek için üç aylık yoldan geldim. Siz muhaddismişsiniz. Bana bunu lütfen îzâh edin". Adam perdenin arkasında oturuyormuş, görülmemek için perde gerdirmiş. Bir adam cemaatle namaz kılarken, imamdan evvel başını secdeye koysa, yâhud imamdan evvel kaldırsa, yani namazın düzenini bozsa, bunu başı yevm-i kıyâmetde eşek başı olacakmış, hadîsde böyle yazılıymış. Böyle bir şey var mı?" demiş. "Perdeyi kaldır" demiş. Bir kaldırmış, bakmış ki, hocanın başı eşek! "Ben bu hadîse inanmazdım, bu bir tehdiddir filan derdim, Allah benim kafamı daha bu dünyâda iken bu şekle koydu" demiş.
Mevzûbahis olan hadîs-i şerîf şudur : "أَمَا يَخْشَى أَحَدُكُمْ إِذا رفَعَ رأْسَهُ قَبْلَ الإِمَامِ أَنْ يَجْعلَ اللَّه رأْسَهُ رأْسَ حِمارٍ أَوْ يَجْعلَ اللَّه صُورتَهُ صُورَةَ حِمارٍ". (Sizden biriniz başını imamdan önce kaldırdığı takdirde başının Allah tarafından eşek başına döndürülmesinden veya şeklinin eşek şekline sokulmasından korkmaz mı?)"
"Nasıl olur?" denirse, nasıl olur demek câiz değil, aklı başında olan kişi için. Ve Allahu Teâlâ'nın kudretini kabûl eden için hiç bir şey değil bu konuşduğumuz şey. Çünkü neden? Allah dilediğini eşek yapıyor, dilediğini insan yapıyor, dilediğini köpek yapıyor, dilediğini kedi yapıyor. 
Hatta bir veliyyulaha bir köpek sordu, dedi, "Seninle benim aramda fark nedir yâ veliyyallah?" dedi. Kelb. Öyle diyor Bayezid Bistâmî Hazretleri. Yani velâyetin en yüksek mertebesinde olan bir zât. Demiş, "Eğer bende can var dersen, bende de can var. Bende kan var dersen, bende de kan var. Bende göz var dersen, bende de göz var. Bende söz var dersen, bende de söz var. Biz anlaşırız" demiş, "lisânımız var bizim. Nedir aramızdaki fark?" demiş. "Durdum" diyor, "Köpek dedi ki" diyor, "Yâ veliyyallah, cevap veremeyeceksin, ben vereyim cevâbı dedi" diyor, "kendi cevap verdi". Kelb söylüyor. Herhâlde bir veliyyulahın kelbiydi o da. "Allah sana insan elbisesi giydirdi, insan vücûdu giydirdi, bana köpek vücûdu giydirdi. Aradaki fark bu, başka bir şey değil". 
Onun için bu hadîs-i şerîfdeki tehdîde, "Nasıl olurmuş?" deme. Allah eşeği eşek halk etdiği gibi, insanı da Allah eşek yapabilir. Bir eşeği de insan yapabilir. 

Birisi birisine "eşek" demiş. Mahkemeye vermiş adam onu. İzmir'de olmuş hâdise. Sonra hâkim eşek diyen adama beş lira para cezâsı kesmiş, o günün parasıyla. Çıkarmış beş lirayı vermiş adam. Dedi, "Hâkim Bey, bir şey soracağım. Bu beyefendiye ben eşek dedim, bana beş lira cezâ verdiniz. Bir eşeğe ben beyefendi dersem, cezâsı var mı?" demiş. 

Bu anlatdığım benim, Benî İsrâil zamanında yani Hazret-i Muhammed gönderilmeden evvel, sallallahu aleyhi vesellem, sık sık olan hâdiseydi, Benî İsrâil'de. Yani bir adam akşamdan insan, sabahleyin domuz. Akşamdan insan gece bir fiil yapar, o amel köpek amelidir, sabahleyin köpek olur. Böyleydi. Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi vesellem gelince Allahu Teâlâ, diyor ki, "وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَاَنْتَ ف۪يهِمْۜ vemâ kânallahu li yu'azzibehüm ve ente fîhim", "sen onların arasında olduğun müddetçe onlara azâb etmem", Peygamber'e hürmeten Cenâb-ı Hakk bunu kaldırdı. Manevî olarak oldu bizde. Ama elli senede bir, yüz senede bir filan bir adam böyle olabiliyor, unutulmasın diye.   

Meselâ İbn Şahne târihinde, bir adam Haleb'de bir imamın taklîdini yapmış, Allah o adamı maymun yapdı. İbn Şahne târihinde yazılı, gördüm. 

Ben meslek itibariyle iki defa bu işe şahid oldum. Yaşım şimdi 67'ye döndü, nüfus kağıdının kaydına göre. Belki daha büyüğüm ben. Çünkü eskiden çocuk küçük gitmesin askere diye bir kaç yaş küçük yazıdıryorlar. Yani çocuk on yaşındayken nüfus kağıdı çıkarıyorlar. Öyle yaparlarmış. Ama nüfus kaydına göre yaşım 67 şimdi. Ben iki defa şâhid oldum buna. Bir tânesi tefeci bir adam Balat'da, öldü ve Allah onun kafasını domuz yapdı. Ve hiç bir imam yıkayamadı, yıkayıcı yani. Korkdular yıkamaya. Sonra İstanbul'da Gurebâ Hastahânesinin imamı vardı, Hâfız Ahmed Efendi, oranın imamıydı, hastahâne imamı, ona söylediler, o geldi, o adamın yüzüne bir çuval atdı, örtdü yüzünü yani, öyle yıkadı yani cenâzeyi. Yüzüne bakılmıyordu. Biz de gitdik bakdık, gördük yani. Kafası buradan yukarı hınzır olmuşdu. Bu tefeciymiş. Meselâ beş lira veriyor, yirmi beş lira alıyor. Böyle bir tefeciymiş, zâlim bir adam. Bir tânesine daha rastgledim, o da gene yüzü hınzıra dönmüşdü, böyle iki dişi buradan çıkmışdı böyle, buraya kadar böyle. Ve ben korkdum o gece yatmaya yani evde korkdum. Ben 67 yaşındayım iki defa rast geldim ben. 
Yani demek istiyorum ki, bu oluyor bizde de ama sık sık olmuyor. İbret alsınlar diye elli sendde, altmış senede, yüz senede bir iki oluyor. Azâb da öyle geliyor bize. Meselâ Nûh tûfânındaki gibi, kâinât olduğu gibi yıkılmıyor, bir taraf yıkılıyor. Bir tarafda intibah hâsıl olsun ve onlar tövbe etsinler diye böyle oluyor.  
Bazısı da bunun tersi oluyor. Hayatdayken çirkin, öldüğü vakitde dünyâ güzeli oluyor. Yaaa, hayatdayken çirkin oluyor yüzü müzü filan böyle, öldükden sonra güzelleşiyor. Bir tânesi, dayım oğlu benim. İşte gelsin Sefer sor, Sefer hâlâ şübheli, diyor ki, "O ölmemişdi diri, gömüldü oraya cenâze" diyor. Açdılar yüzünü, yanakları kıpkırmızı böyle, daha hiç solmamış. Sefer dedi ki, "Bu ölmemiş, bunu gömmeyelim" dedi. Halbuki ölmüşdü. Dünyâda amelleri iyi olan kişileri, iyi insanları Allah öldükden sonra daha güzel yapıyor. Cenâb-ı Allah sîretini sûretine aksetdiriyor, her ikisinin de. İster ameli çirkin olanı, ister ameli güzel olanı.

Bütün kitaplarda var. Hattâ Şiîler almışlar bizden almışlar bir hikâyeyi bize karşı kullanıyorlar. Sahîh bir hikâye. Sahîh olduğu için, bizim itikâdımıza çatmak için onu delîl getiriyorlar. Ömer ibn Abdülazîz zamanından sonra bir zât vefât etmiş, meşâyihden bir zât. Rûhunu almışlar onun semâya götürmüşler. 
Çünkü mü'minlerin rûhları birinci kat semâya ref olunuyor, ikinci kat semâya mü'minler içinde zâhidlerin rûhları, üçüncü kat semâ ubbâd yani âbidlerin makâmı, dördüncü semâ âriflerin makâmı, beşinci semâ nabîlerin makâmı, altıncı semâ resûllerin makâmı, yedinci kat semâ kitâb sâhibi peygamberlerin makâmı ve Sidretü'l-Müntehâ İbrâhim Peygamber'in makâmı. Ondan sonra Arş-ı Mecîd ki Resûlullah Efendimizin makâmı. Sûre-i Tâhâ'da, "er-rahmânü ale'l-arşi'stevâ"da ona işâret var. Arş-ı Mecîd, Peygamberimizin makâmı. Kâfirlerin makâmı da felek-i kamerde anâsırda yani kürre-i ardda hapsolunuyor. Çıkıyor semâya, semâ açılmıyor onlara. Semâ açılmıyor ve reddolunuyor. Reddolunca işte felek-i kamerin anâsırında haps olunuyor. Hattâ işittiğime göre benim bir makina îcâd etmişler Amerikalılar, rûh çıkdığı vakitde rûhu takîb ediyormuş, semâya çıkdığını gösteriyormuş. Mektupla yazdılar, bildirdiler bana. Birisi daha söyledi. Kabirlerden ses geldiğini. Zeyd söyledi. Plağa almışlar. Korkunç sesler geliyormuş kabristandan. 
Şimdi, o diyor ki o zât, ölmüş, rûhunu almışlar, işte kaçıncı kat semâ ise yani oraya çıkarmışlar, üçe mi dörde mi. Fakat oraya varınca Cenâb-ı Hakk buyurmuş ki, "Bunun daha ömr-i muayyeni vardır. Bunun rûhunu iâde edin vücûda" demiş. Ve rûhu almışlar getirmişler tekrar cesede iâde etmişler. Uykudan uyanır gibi yani. Çünkü uyku ölümün bir remzi. Uyanıyor, kalkıyor. Yani rûhdan tecerrüd etmiş vücûd, sonra tekrardan diriliyor. Sonra sormuşlar buna, "Ne gördün? diye". Diyor ki, "Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi vesellem oturmuşdu, sağ tarafında Seyyidinâ Hazret-i Ebâbekir, sol tarafında Seyyidinâ Hazret-i Ömer, sağ tarafında İmâm-ı Ali, sol tarafında Ömer'in altında Osman ibn Affan ve ona göre tertîb ile sahabenin ileri gelenleri. Protokol yani. Ama Efendimiz'in önüne bir zât getirmişlerdi, o Peygamber'le karşı karşıyaydı böyle oturuyordu, yüzyüze. Yanında oturmuyor. O zâtın dizleri Resûlullah'ın dizlerine dokunuyordu. 'Kim?' diye sordum. 'Bu Ömer ibn Abdülazîz' dediler" diyor. 'Peki sahabenin ileri gelenleri bu makâma çıkmışlar böyle de, yani Efendimizin sağında oturuyorlar, solunda oturuyorlar, yani yandan görüyorlar Efendimizin cemâlini. Bu zâtın karşı karşıya kalmasındaki sebeb nedir bu makâma gelmesinin sebebi  diye sordum' diyor. Diyorlar ki, 'Dînin zayıf zamanında dîne hizmet etdi. Allah da ona bu makâmı verdi. Efendimizle dâima yüzyüze otururlar' diyor. Şiîler bunu almış da "Hani siz sahabe efdal diyorsunuz ya, bak sahabe böyle oturuyor, o karşısında" diyor. Bunu almışlar sünnîlerden, sünnîleri vurmaya çalışıyorlar. halbuki cevâbı var bunların.

Tercümeyi yapan zât, "Efendicim, Ömer ibn Abdülazîz Abbâsî değil mi?" diye sorunca Efendi Hazretleri "Hayır, emevî" buyurdular. "Kaç yılında aşağı yukarı?" diye sorunca buyurdular ki :

Yakın Cenâb-ı Peygamber'e. Tâbiîn zamanı. Sayayım sana ben. İmâm-ı Ali. İmâm-ı Hasen. Muaviyeti'bni-Ebî Süfyan. Yezid. Muâviye-i Sânî. Mervan. Abdülmelik. Abdülaziz. Ömer. Ama bunların saltanatları kısa kısa, uzun sürmedi saltanatları. Ki Emevîlerin saltanatının yekûnu 86 sene. Tâbiîn zamanı yani, sahabeyi görmüş. Sahabeyi görmüş, sahabeyi. 

"لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ شَهْرٍۜ leyletü'l-kadri hayrun min elfi şehrin" tefsîrinde, laf aramzıda, "Elfi şehr" seksen küsur senedir. Diyor ki Şîa-i muhlisîn, "Leyletü'l-Kadr, Hazret-i İmâm-ı Ali'nin hilâfetinin günlerinin geceleriydi. Her gece Leyle-i Kadir'di. Onun bir gecesi Emevîlerin seksen altı senesine muâdildir" diyorlar. "لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ شَهْرٍۜ leyletü'l-kadri hayrun min elfi şehrin" âyetinin tefsîrinde. İmâm-ı Ali'nin bir gecesi yani hilâfetde bulunması, Emevîlerin seksenaltı senelik hilâfetinden daha hayırlıydı diyorlar, böyle manâ vermişler. Çünkü İmâm-ı Ali'nin hilâfetinde geceleri Kadir Gecesi, gündüzleri Kadir Günü'ydü diyorlar. 
Bizim sünnîlere söylenmez, "Şiî oldu" derler, adamın başı belâya girer yani. Acâib adamlar. Bakıyorsun beni hicvediyor, gidiyor Humeyni'yle beraber oluyor. Humeynî ne Ebûbekir bırakıyor, ne Ömer'e bırakıyor birader! Onunla beraber oluyor da bana karşı çıkıyor. 

Yani bunu delîl olarak getiriyorlar Şiîler. "Bak" diyorlar "siz diyorsunuz ki efdal olan sahabedir". Halbuki sahabe de sınıf sınıfdır. Derece derece yani. Evvelâ Aşere-i Mübeşşere. Sonra Ashâb-ı Soffe. Sonra Ashâb-ı Bedr. Sonra Ashâb-ı Uhud. Sonra Ashâb-ı Huneyn. Sırayla böyle. Sonra diğer sahabe. Çünkü Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi veselleme gelip bir kere gördü mü, görüşdüler mi, bir kere, îmân da etdiyse o sahabe sayılıyor. Ama sahabe içinde öyle adamlar var ki yemeği içmeği terketmişler, gece gündüz Peygamber'le beraber. Meselâ Ashâb-ı Soffe öyle. İlk mekteb yani islâmda ilk üniversite. Dâimâ Efendimizin evinin önünde oturuyorlar. Ve Peygamber ne verirse onlara yemek için onu yiyorlar. Vermezse aç duruyorlar. Yani Efendimizin cemâlinin nûruyla mütena''im oluyorlar. Ondan gıdalanıyorlar yani. Onlar da yedi yüz küsur kişidir, Ashâb-ı Soffe. Bir de üç yüz on üç kişi var, Ashâb-ı Bedr. Onlar hakkında da "if'alû mâ şi'tüm", yani ne yaparsanız yapın hesap sorulmayacak, cezâ yok. 
Bir de Hamse-i Âl-i Abâ var. Hamse-i Âl-i Abâ, Cenâb-ı Peygamber'in kendi vücûd-ı seniyyelerinden olduğu için hiç birisi onların makâmına erişemez. Abâ Ashâbı. Efendimiz onları abasının altına almış. Bu da Hazret-i Haseneyn ve Aliyye'l-Mürtezâ ve Fâtımetü'z-Zehrâ annemiz, onların hepsini almış. Efendimiz onları bir abânın altında topladı, nûr-ı vâhid olduğunu göstermek için. Bunun da sebebi, Necran papazları Efendimizin nübüvvetini tekzîb edince, Allah dedi ki Efendimiz'e, "Onlara söyle, onlar çoluklarıyla çocuklarıyla, nefisleriyle ve evladlarıyla ortaya çıksınlar. Sen de evladlarını al, nefsini de al, dışarı çık onlara karşı. De ki onlara, 'Ben yalancıysam Allah'ın laneti benim üzerime olsun. Siz benim nübüvvetimi bilip de beni tekzîb ediyorsunuz Allah'ın laneti sizin üzerinize olsun'. Böyle söyle" dedi. Papazlar gelmediler, kaçdılar. Biliyorlardı çünkü. Diyor ki Allah Kur`ân'da, "يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۜ ya'rifûne kemâ ya'rifûne ebnâehüm". Kendi evladlarını bildikleri gibi Peygamber'in nübüvvetini biliyorlardı. Ama inadlarından kabûl etmiyorlardı. 
O abâ ehli, abâsının altına almış onları. Nûr-ı vâhid. Çünkü gene söylüyor. "Yâ Fâtıme enti bid'atin minnî, Yâ Fâtıme sen benim parçamsın" ve "Ene ve Aliyyün min nûrin vâhid, Ali ve ben bir nûrdanız" buyuruyor. Haseneyn hakkında da "Şübbânu ehlü'l-cenne, cennetin gençleri, delikanlıları" diyor. İşte onların bir nûr-ı vâhid olduğunu göstermek üzere abâsı altına aldı onları. 
Ve papazlar bu bahse giremediler çünkü biliyorlardı Peygamber nebîdir, resûldür. Onlar bildikleri hâlde tekzîb ediyorlardı, menfaatleri ellerinden gitmesin diye. Lanete uğrayacaklarını bildikleri için gelmediler. Lanete uğradılar gene, gelmeseler de. Necran papazları.

Birisi, "Lübnan'daki hıristiyanlar onların devâmı değil mi?" diye sorunca, Efendi Hazretleri buyurdular ki :

Hayır, değil. Efendimize gelinceye dek o devirde bulunan ruhbanlar hak üzereler. Resûl-i Ekrem zâhir olunca, tekzib etdiklerinden dolayı lanete uğradılar. Yoksa "âmennâ" deseler mesele kalmayacak. Meselâ bir tânesi daha nübüvvetinden evvel Peygamber'e îmân ediyor. Bahîrâ. Habeşistan'daki Necâşî de öyle. Kaç tâne var böyle. Hattâ Efendimizin nübüvvetini ilânından evvel îmân etmişler Peygamber'e. 
Alâ rivâyetin Efendimiz Şam'a gitmiş, sallallahu aleyhi vesellem. Evsâf-ı Nebî'yi gören birisi, Peygamber'in düşmanı, "Aman Kureyşî olan azîz zât, benim evimde benim lokmamı yemez misin, ben Kureyş'i çok severim, onlar İbrâhim neslidir. İlle benim lokmamı ye" diye böyle Efendimize rica etmiş. Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem onun davetini kabûl etmiş. 
İki seferi var Şam'a. Bir küçüklüğünde var. Ebû Tâlib'e diyor ki Bahîrâ, "Bu çocuğu götürme" diyor, "bunu bilirler ve bunu katlederler" diyor. Çünkü neden? Bir ağaç varmış, o ağacın altında hep nebîler oturmuşdur diyor. Ve gökdeki bulutu gösteriyor. Peygamberimizin dolaşdığı yerde başında bulut dolaşır idi.

Demiş ki herif karısına, "Çıkacaksın tavana, bir adam getireceğim, yemek yerken yukarıdan taşı onun kafasına vuracaksın" demiş. Böyle damın kapısı açık. Kadın taşı almış, çıkmış, bekliyor. Efendimiz gelmiş oturmuş sofraya, yemeği yemeye. Kadının bir gözü körmüş, külliyen kör ama, çıkık, çıkmış. Demiş ki, "Yâhu kimin kafasına taşı vuracağım? Kocam söyledi ama şunun yüzünü göreyim bâri" demiş. Böyle yukarıdan aşağı eğilince oradan, Efendimiz de başını kaldırmış, gözgöze gelmişler, şıp gözü açılmış, kör olan gözü. Açılınca, kadın tutduğu gibi taşı kocasının başına vurmuş. Ve oradan taş sıçramış beşikde bir çocuk varmış, kendi çocuğu, ona vurmuş taş, ikisi de ölmüş. Efendimiz ayağa kalkmışlar. Efendimize ilk îmân edenlerden. Gözü iâde olunmuş kadının. Kocası çıkarmış gözünü döverken. 
İki defa. Bir çocukluğunda getirildi, bir de Hazret-i Hatîce'nin kervanına başbuğ oldu.

Efendi Hazretleri tekrar başdaki mevzûya dönerek buyurdular ki :

Zayıf zamanda dîne hizmet edene Allah feyiz veriyor ona derhal. 
Geçenlerde bir çocuk geldi bana dükkana, ufak bir çocuk. Belki on yaşında, on bir yaşında filan var. Beş yaşında Arapça öğrensin diye vermişler hocaya. Hâfız-ı Kur`ân olmuş filan. Geldi bir kitap istedi, o kitabın ibâresi gâyetle ağırdır. Eski tahsîlde insan yükseldikçe kitabı da ona göre yükselir. Zamanımızdaki gibi değildir.  Zamanımızda bir adam altı ya uğraşsa alfabeyi belledi mi her kitabı okuyabiliyor. Anlamaz ma okur. Orada yazı da değişiyor, manâ da değişiyor. Ve ağır, çetin ibâreli bir kitap yani. O çocuğa dedim ben, "Ne yapacaksın oğlum?" dedim, "Van'a mı göndereceksin". "Yok, ben okuyorum hocaefendi" dedi bana. "Ben okuyacağım" dedi. "Peki sen o kitabın ibâresini çıkarabilir misin?" dedim. "Okurum, çıkarırım" dedi. "Peki, oku şu bahsi, kitabı al git" dedim. Kitap şimdi bizim parayla bin sekiz yüz lira filan. "Oku kitabı, al götür, para istemiyorum" dedim. Efendim okudu. Hiç bir yanlışsız okudu. Emîn olunuz ki medreseler açıkken bir hocaefendi otuz sene tahsîl ederse belki o kitabı okuyabilir. 
Yani insan böyle fitne zamanlarında ahd ediyor, okumak için, o vakit Allah ona hemen veriyor. 

Nüfus da böyle, nüfus sayımı. Bir Alman kızı getirdiler bana, kendisi râhibe. Benimle münâzara yapmak istedi filan. Onların kafalarının takıldığı şey, "Niye siz dört tâne kadın alıyorsunuz?". Sanki alıyormuşuz gibi. Bir de "Niye domuz yemiyorsunuz? İçinde tirişin mikrobu var, onu kırıyor şimdi tıp âlemi".  Ben ona dedim, "Yâhu bir horozun yirmi tane tavuğu var, bir boğanın elli altmış tâne ineği var, bir erkeğe dört kadını çok mu görüyorsun yani?". O dedi bana, "Ben inek değilim, tavuk da değilim". Ben dedim, "Yâhu ben sana tavuksun yâhud ineksin demedim, bir misâl verdim". Onu anlatacağım. Sonra dedim ki, "Kızım, böyle bir kâide var ama bu emir değildi, bu müsaadedir. Eskiden gazâ ediyorlar, uzak memleketlere gidiyorlar, âilesi gertide kalıyor, bu uzun bir yol gitmiş orada kalıyor, ne yapacak, bir kadına ihtiyacı var, evleniyor helâlından. Öyle alabiliyor yoksa hepsini bir yere doldurma manâsına değil. Kümes doldurur gibi. Müsaadesi var islâmda bunun. Sonra efendim, domuz meselesine gelince, dedim, "Allah nimetleri ikiye ayırmış, biz müslümanlara siz koyun eti yiyin, sığır eti yiyin, tavuk eti yiyin, ördek yiyin, kaz yiyin, keçi yiyin, öküz yiyin, manda yiyin demiş ama domuz yemeyin demiş bize. Onlara domuz yiyin demiş. İkiye ayırmış. Şimdi sen niye beni çağırıyorsun domuz eti ye diye. Müslümanlar domuz yemeye kalkarsa, dünyada bir milyar müslüman var siz domuz da bulamazsınız yemeye, açlıkdan kırılırsınız". Sonra dedim, "Bak, iki cihan harbinden çıkdınız, erkeklerinizin çoğu öldü. Kaç milyon adam öldü Almanya'da. Şimdi kadınlar çok erkekler az. Böyle olunca, eğer sizin dîninizde de böyle dört evlenme olsaydı, ne olacakdı, kadınlar kocasız kalmayacakdı, sokaklara düşmeyecekdi". Onun üzerine bana dedi ki, enteresan bir cevap verdi, "Bundan böyle" dedi, "hep doğan çocuklar erkek doğuyor" dedi. Haaa, enteresan çok! Neye ihtiyâcı var memleketin, erkek evlâda, erkek veriyor Allah. Dişiye ihtiyaç varsa, dişi veriyor. O kavmin yaşamasını istiyorsa eğer, bu şekilde onu yaşatıyor.

"Niye dört tâne alıyorsunuz?" diyor. "Bir kolumdan birisi tutacak, öbür kolumdan birisi, bir ayağımdan birisi tutacak, bir ayağımdan birisi, dört tâne beni götürür" dedim, "taşır. Hattâ bu da yetmeyebilir, başım yere çarpabilir. Bir de beşinci alsak da o da başımdan tutsa böyle". 
Hep böyle şeylerle uğraşıyorlar. Hiç lüzumsuz şeyler bunlar. Bir adam aç kalırsa, ölecek gibi olursa, domuz etinden başka bir şey olmazsa, ölmeyecek kadar yiyebilir. Allah öyle diyor Kur`ân'da. Ölmeyecek kadar. "اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ بِه۪ لِغَيْرِ اللّٰهِۚ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۜ innemâ harrame aleykümü'l-meytete ve'd-deme ve lahme'l-hınzîre vemâ uhille bihî li gayrillah fe meni'd-turra gayra bâgin velâ âdin felâ isme aleyh". Ölmeyecek kadar yiyebilir. Ölmeyecek kadar. 

Meselâ biz eşek de yemeyiz, bırak domuzu. At yemek mekrûhdur, at eti yemek. Maymun da yemeyiz. Çinliler maymun yiyorlar, kafasını açıyor böyle. Yalnız bir şey yiyoruz ki onu herkes yemez. Kavga çıkarıp birbirimizi yiyoruz 
Tevrat'ın ahkâmına göre de öyle. Tevrat'ın ahkâmına göre sığırın alt tarafı yenmez, üst kısmı yenir, deve eti haramdır, domuz haramdır. Balıkların pulsuzu haramdır, yenmez. Midye filan yenmez. Ahkâm-ı Tevrat'a göre yenmesi haramdır. Hangi balık pulsuzdur onu yemezler, pulu olacak. Ama bizim baka mezheplerde yiyenler var. Ne olsa yiyorlar denizden çıkanı yani. Mezheb-i Şâfiî'de öyle meselâ. Denizden ne çıkarsa yerler. Midye de yer, istakoz da yer. Sonra haham kesmezse yahudiler yiyemez. Turfa olur o vakit, yenmez, haram olur. 
Asıl mühim davâ, hiç orayı düşünmezler, en güzel eti aldın ama haramla aldın, birinden para gasb etdin, en güzel eti aldın, o domuz etinden daha berbaddır. Domuzdan berbat olur o. Çünkü domuz etini yiyen, lâşe yemiş olur, âhiretde de Cenâb-ı Hakk belki ona azâb eder ama fenâlığı kendi nefsine âîddir. İnsan hakkını gasb etdip de kuzu yiyenler, o insan yakasına sarılır onun yevm-i kıyâmetde hakkını ister. Velev ki zerre kadar olsun. 

Îsâ Nebî gidiyordu, Cenâb-ı Hakk buyurdu ki ona, "Şu makbereye duâ et, ben oradaki yatanı kaldıracağım, dirilteceğim şimdi". Îsâ Nebî duâ etdi, kabir şakk oldu, adam kabirden kalkdı. Cenâb-ı Hakk buyurdu ki, "Sor ona, nasıl âhiret âlemi diye sor". Sordu Hazret-i Îsâ aleyhisselâm, "Allah sana ne muâmele etdi, âhiretdeki hâlin nedir?". "Ben dünyâda hammaldım. Yevmin cedîd rızkın cedîd kazanır yer idim. Hep alnımın teriyle yedim. Fakat bir şeyden dolayı muâheze oluyorum şimdi, azâb görüyorum". "Nedir?". "Odun taşıyordum, yediğim ekmek dişimin arasına gitdi, ben başkasının odunundan bir kürdan çıkardım, aldım, dişimi karışdırdım ve yere atdım. Ondan dolayı muâheze oluyorum" dedi. 
Bundan ne anlıyoruz, bu anlatdığımız kıssadan? Hakk'a tecâvüz velev ki bir kürdan kadar olsa, insanlar muâheze olunacaklar. 
Gene Allah buyurdu ki Îsâ'ya, "Sol tarafdaki makbereye duâ et, onu da ihyâ edeceğim, bak ibret al gör ne olacak". Duâ etdi, bir adam kalkdı. Kalkar kalkmaz Hazret-i Îsâ'ya, "Hani benim eşeğim?" dedi. Hazret-i Îsâ da şaşırdı, dedi, "Yâ Rabbi, nedir bu". "Dünyâda hep eşeği ile meşgûl olurdu, kabirde onunla meşgûl oluyor". 
Bundan ne anlıyoruz? Muhabbet eşeği bile olsa, eşeğe bile insan muhabbet etse, o kendi muhabbeti ile başbaşa kalacak. Neyi seviyorsa, kimi seviyorsa. HakK'dan gayrı ne ile meşgûl oluyorsa, onunla haşr olacak. Onun için ehlullah, tarîkat-ı aliyyenin ricâli, halkın kalbinden sivâyı çıkartıyor. Yaaa, ona uğraşıyor. Kendi gönül vermediği gibi, aynı zamanda dünyayı seveni sevmekden men ediyor. 

www.muzafferozak.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder