Sayfalar

18 Ocak 2026 Pazar

Amerika'da Sohbet - 4 Nisan 1980 Claymont

Mürşid-i Azîzim Muzaffer Efendi Hazretleri, Gürciyef'in takipçilerinden Pierre Elliot'un Claymont'daki okuluna yapdığı bir ziyâretde oradaki talebelerin sorularına cevaplar vermişlerdi. İlk soru şöyleydi : "Zaman zaman kendimi şu durumda buluyorum, güç bir iş var onu yapamayacağım, yardım istiyorum Allah'dan, 'Allahım bana yardım et, çünkü ben bunu ben yapamayacağım' diyorum. Aynı zamanda içimden bir ses diyor ki, 'Niye duâ ediyorsun' diyor". 

Efendi Hazretleri buyurdular ki :

O sese kulak vermesin. Doğru yolda giderken, arkasında biri "Dur! Gitme!" diye bağırsa, ona itibar ediyor mu? Dinlemez gider işine. Onun için öyle her sese kulak verilmez. Hak yolda giderken onu hak yoldan çevirecek olan sesi dinlemeyecek. Çünkü insanın içinde bağıranlar çok olur. Bir kişi yok içeride. İçeride bir kişi yok, bir kaç kişi var. Her işde öyledir. Bir iş yapacağı vakitde, düşünsün, içinden bir kuvvet, "Yap", öteki "Yapma" der. Yalnız o içeriden "Yap" veyâhud "Yapma" diyen o iki kuvvetin karşısında Cenâb-ı Hakk'a müracaat edip, diyecek ki, "Ya Rabbi, hangisinde senin rızân varsa ben onu yapayım, bana yardım et" diye Allah'dan yardım dilesin. "Beni kötülerin peşine düşürme Yâ Rabbi, iyilerin peşine düşür, bana yol göster" desin.

Bir şeyhin yanında otuz sene bir adam hizmet etdi. Otuz sene geçdiği hâlde, şeyhi ona icâzet vermiyordu, diploma vermiyordu şeyhi ona, o dedi ki şeyhine, "Efendim ben buraya genç bir delikanlı olarak geldim, sizin yanınıza girdim, şöyle böyle otuz sene geçdi. Benim yaşım o vakit on sekizdi, kırk sekiz yaşında oldum ben. Artık sen bana bir himmet et ve nazar et ve beni memleketime gönder, gideyim, orada ben halkı irşâd edeyim. Şeyh ona dedi ki, "Ben seni imtihan etmek isterim. Ama ben seni Kur`ân'dan ve Hadîs-i Şerîf'den imtihan etmeyeceğim. Ben sana bir soru soracağım, eğer sen Kur`ân'ı ve Hadîs'i anladınsa, o soruya sen cevap verirsin, eğer anlamadıysan, cevap veremezsin. Ne Kur`ân'dan âyet soracağım, ne hadîs soracağım. Eğer sen âyeti ve hadîsi anladıysan, benim soruma cevap verirsin" dedi. Çünkü dîn husûsâtında yetişenler yâhud maddî ve manevî ilimde yetişen kişiler, gördükleri dersden bir semere, bir meyva alırlar, o meyvayı meydana verirler. Okuduğu ilim neyse, ne tahsîl etdiyse, maddî manevî, mutlakâ ondan bir meyva alır, bir meyva. Şeyh de şimdi ondan âyet hadîs istemiyor, o âyet ve hadîsden aldığı meyvayı soracak. Dedi, "Sorun efendim, inşâallah cevap verebilirim" dedi. "Sen nerelisin, senin memleketin neresi?". Bizim Türkiye'de ama ben buraya teşbîh edeceğim ki anlaşılsın, dedi, "Ben New York'luyum". Dedi, "Sen buradan çıkıp New York'a giderken, yolda çoban obaları görecek misin?". "Evet" dedi. "Peki o çoban obalarında köpekler var mıdır?" diye sordu Şeyh. 
Türkiye'deki bulunan çoban obalarında çoban köpekleri vardır, bu köpekler çok korkunç hayvanlardır, kurdu parçalarlar yani ve koyunları irâde ederler. Hâriçden bir adam gelirse, onu sokmazlar, saldırırlar yani. O köpekler çok kıymetlidir. Bir köpek yüz koyun yapar yani. Çünkü o çobanın eli ayağıdır o köpek. Her obada da beş altı tâne bulunur. 
"Böyle yolda giderken obaya rast geldin obadan beş altı köpek çıkdı sana saldırdı, ne yaparsın?" dedi. "Eğer sen Kur`ân'dan ve Hadîs'den bir şey anlaıysan bunun çâresini bulacaksın, anlamdıysan cevap veremezsin" dedi. Dedi ki o adam, "Benim elimde asâm var, asâmla o köpeklerle mücâdeleye kalkarım". "Sen onların birisine ikisine vurabilirsin, ötekiler senin üzerine atlar seni parçalarlar". Dedi, "Taş alırım yerden taş atarım". "Bir tânesine atsarsın, beş tânesi seni parçalar". "Eyvaaaah!" dedi, "sen otuz sene benim yanımda kaldın ama öğrenemedin" dedi, "yani çiğ kaldın pişmedin. Sen nasıl mürşidlik yapabilirsin" dedi. Şaşırdı kaldı, dedi, "Efendim, mürüvvet edin, ben size otuz sene hizmet etdim, bana bunu öğretin, bunu öğreneyim hiç olmazsa". "Mâdem öyledir, şimdi dinle bakayım beni" dedi, "böyle köpekler sana saldırdığı vakit, böyle köpeklerle mücâdeleye kalkışma, çobana seslen, çobaaaaan!, o çoban oradan çıkacak, Karabaş! Sarıbaş! filan köpeklerin hepsini toplar" dedi, "onlarla uğraşırsan eğer seni parçalarlar" dedi. 
Sonra Şeyh dedi ki, "Sen gitdiğin yerde pek çok zâlimle karşılacaksın. O zâlimler Allah'ın köpekleridir. Aynı zamanda senin içinde de bir köpek var, o nefs-i emmâredir" dedi. "Onlar sana saldıracaklar, onlarla sen mücâdeleye kalkarsan, seni parçalarlar onlar" dedi. "Nasıl ki çobana seslendiğin vaktide köpekleri topladı, o vakit de Allah'a sesleneceksin. Zâlimler Allah'ın köpekleridir, o vakit Allah onları toplayacak, senin nefsini de ıslâh edecek".
Öyleyse şimdi ne oluyor? İçerisinden kötü bir ses geldiği vakitde, Allah'a seslensin, o kötü söze tâbi olmamak için, hak yola tâbi olmak için. Çünkü ancak kâdir-i mutlak O'dur. O'ndan başka gâlib yokdur, her şey O'nun karşısında mağlûbdur. O istediğini yapar, O istediğini yerine getirir. Öyleyse kula düşen vazîfe Hakk'a teslîm olmakdır, Allah'a çağırmakdır. Ama bu çağırma nasıl köpekler saldırdığı vakitde çobana sesleniyor korkuyla yani can havliyle, öyle çağırmak lâzım. Allahaısmarladık gibi derse, o vakit olmaz. 

Cenâb-ı Hakk kendisine çağıran hiç bir ferdi boş çevirmez kapısından ama hakkıyla çağırmalı. "فَاذْكُرُون۪ٓي اَذْكُرْكُمْ fezkürûnî ezkürküm" buyuruyor, "beni zikredin ben sizi zikredeyim" diyor. Hakk'ı zikrederse bir adam, Allah onu zikreder yani ona yardım eder. Ama sözünü geçirmeli. Allah dediği vakitde yok olmalı Allah'da. 

Birisi ezan okuyordu. Ezan okuyordu minârede. Oradan büyük bir âlim geçiyordu, demirci de demir dövüyor. O müezzine cevap verdi o demirci, "Sözün hak niyetin bâtıl" dedi. Niçin? Ezan hak ama para için ezan okuyor. Maaşla okumayacak ezanı. Dedi, "Nasıl söz bu!" dedi o âlim ona, demirciye. Dedi, "İçinde olmayanı söylüyor o, içinden gelmiyor, dışarıdan söylüyor". "Peki içinden gelirse nasıl olur?" diye sordu. O vakit çıkdı demir örsünün üzerine, "Allaaah" dedi, örs eridi. Eridi ama dedi ki demirci, "Bu da olmadı". "Niçin?". "Eğer hakkıyla Allah deseydim benim de erimem lâzım gelirdi" dedi, "yarım söyledim ben de" dedi. Ve şunu okudu, "لَوْ اَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْاٰنَ عَلٰى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِۜ lev enzelnâ hâze'l-Kur`âne alâ cebelin le raeytehû hâşian mütesaddian min haşyetillah, eğer biz Kurân'ı dağlara indirseydik, dağlar Hakk korkusu ile erirdi" diyor Cenâb-ı Hakk Kur`ân'da. 

Onun için Hakk'ı Hakk ile çağırmalı. Hak ağız hakkı çağırır. Hak sözü hak kulak işitir. Hak göz hakkı görür. Onun için,
Vechini pâk eyle ki mir'âta bühtân olmasın

Yüzünü temizle ki aynaya kabahat bulma. Çünkü ayna insanın yüzünün karasını gösterir. Sen yüzündeki karayı silersen o vakit aynada hiç bir şey kalmaz. Bazı adam vardır, yüzündeki karayı gösteriyor diye aynayı kırar. Aynayı kırma, yüzündeki karayı sil. 

Efendi Hazretleri sohbetine başındaki soruyu soran zâta cevap olarak buyurdular ki : 

Allah'ı hakkıyla zikret. O vakit o içindeki sözün hiç bir kıymeti kalmayacak, Hakk'a vâsıl olacakdır. 

Amerikalılardan biri "Allahu Teâlâ niçin bizi çok seviyor? Ne kadar günah işlesek, ne kadar kabahat yapsak, dâimî sûretde bize hediyelerini yolluyor?" diye sorunca, Efendi Hazretleri buyurdular ki :

Rahmetinden, kereminden. Ama hep böyle devâm etmez hâ! Onun da bir sabrı vardır. Bir ismi de Sabûr'dur onun. Görmüyor mu, kâinâtda bir takım insanlar belâlara mübtelâ olmuşdur. Onlar de evvelâ çok günahlar işlediler, Allah onlara müsmahakâr davrandı, davrandı, onlar bir şey olmuyor diye yapdılar, sonra belâyı buldular. İlk sigara içen kanser,  ilk idrarını tutan da prostat olsaydı ne kimse sigara içerdi, ne de çişini tutardı. Bir şey olmuyor diye içer içer adam, sonra olur. Bir takım günahlara da Allah kereminden ses çıkarmaz, settâre'l-uyûbdur, gaffâre'z-zünbûbdur. Bak tımarhâneler insanlar dolu. Hastahânelerde bir takım insanlar var ki bunlar milyonlara sâhib insanlar, fakat hastalıklarına çâre bulamıyorlar. Altından tasa kusuyorlar. Onlar da vaktiyle çok günahlar yapdılar böyle Allah onlara ses çıkarmadı, onlar ısrâr etdiler günahda, sonra en nihâyetinde, o vakit belâlarını buldular. 
İşitmedin mi Kavm-i Nûh'u? Dokuz yüz elli sene peygamberlik yapdı, Allah onun kavmine ilişmedi, ekmeğini verdi, rızkını verdi. Ama dokuz yüz elli sene sonra semâdan sular indi, yerden sular kaynadı, hepsi boğuldular.
Kavm-i Şuayb'ı işitmedi mi? Onlar da Allah'a karşı isyân etdiler etdiler, Allah onlara nimet verdi verdi, sonra bir gün gökden yağmuru kesdi. Sonra yerler şerha şerha yarıldı, hayvanlar susuzlukdan ölmeye başladılar. Sonra bir gün bakdılar ki semâdan bulutlar geliyor, yağmur bulutları, sevindiler dışarı çıkdılar hepsi ıslanalım diye. Çünkü hasret olmuşlardı. Fakat su yerine ateş yağdı. 
Onun için biz günah işleriz, Allahu Sübhânehû ve Teâlâ bize ikrâm eder verir, kerem sâhibdir, ihsân sâhibidir. Ama her şeyin bir nihâyeti vardır. Günahda ısrâr edersek o vakit Cenâb-ı Hakk'ın gadabına uğrarız. Ever, keremi genişdir, keremine nihâyet yokdur, ihsânına nihâyet yokdur ama bir kere de gadab ederse, Allah muhâfaza etsin! 

Birisi, "Allah için biz bir şey yapabilir miyiz?" diye sorunca Efendi Hazretleri buyurdular ki :

Yapıyoruz işte. İstanbul'dan buraya niye geldim ben? Allah için geldim. Orada da Allah diyordum ben burada da Allah diyorum. Onun için geldim buraya. Sonra ibâdetlerimiz niçin? Hakk için? Birbirimizi seviyoruz, Allah için. Ağlayanın gözyaşını siliyoruz, Allah için. Ve iyilik yapdığımız vakitde iyilik yapdığımız zâtdan karşılığında iyilik beklemiyoruz Allah için yapıyoruz. İşte bunların hepsi Allah için yapılan şeylerdir. 

Birisi, "Efendi bir hikâye anlatabilir mi?" diye sorunca, Efendi Hazretleri soruya soruyla karşılık vererek, "Nasıl bir hikâye istiyor? Gülünç mü olsun, ağlamalı mı olsun, yoksa ibret verici mi olsun?" buyurdular. Soruyu soran kişi, "İbret verici bir hikâye olsun" deyince Efendi Hazretleri şu kıssayı anlatdılar :

Bir eşkiyâ vardı, şakî, yol keser insanları soyardı. Fakat kimi soyarsa o soyduğu adamın adresini, ondan aldığı parayı yazar, cebine koyardı. Yani bir liste yapardı böyle. Ama korkunç bir eşkiyâ, bunun ismini işiten titrerdi korkudan, öyle bir adam. Bir gün büyük bir kervanın geldiğini haber aldı. Bir dağdan bakıyor, kervanın derbende girmesini bekliyor. Yoksa geri kaçar, kervan gider. Oraya kervan girdiği vakitde, semâdan onun kulağına bir ses geldi : "Yâ sâhibe'l-ayn! Aleyke aynun" yani "Ey kervanı gözleyen! Seni gören var" dediler. Bunu işitnce bu, titredi. Arkasından gene bir sadâ geldi kulağına, "وَاتَّقُوا يَوْمًا تُرْجَعُونَ ف۪يهِ اِلَى اللّٰهِ vettekû yevmen turcaûne ilalla, o günden korkunuz ki siz o gün Allah'a dönersiniz, Allah size bu yapdıklarınızı sorar". Ve bu fenâlaşdı ve eşkıyâ çetesine dedi ki, "Sakın kervana saldırmayın, bırakın gitsin". O sesin tesirinde kaldı, kervan gitdi soymadılar. Çetedekiler sordular reislerine, "Bu ne hâldir?" filan, dedi ki, "Bırakın beni, bundan böyle ben bu işden vazgeçdim, çekiliyorum. Çünkü korkunç bir gün gelecek bizim için yani ölüm vardır. Ölümden sonra da Allah bize diyor ki, 'O günden korkun ki sizin yapdıklarınız ben size sorarım'. Ve bizim yapdıklarımızı gördüğünü söyledi bana. Onun için siz dağılın benim başımdan, gidiniz" dedi. Ve o defteri çıkardı cebinden, kimleri soyduysa şehir şehir, kasaba kasaba, köy köy dolaşdı, herkesin hakkını götürdü verdi ve rızâlıklarını aldı. Bir adamdan yüz altın almışdı, bir mûsevî tüccardı o, ona para kalmadı. Onun şehrine vardı, o adamın adersini buldu, kapıyı çaldı, o adam çıkdı, dedi, "Sen beni tanıyor musun?" dedi. "Tanımıyorum ben seni" dedi. Çünkü onun yüzünü hatırlamıyordu. "Peki seni vaktiyle filanca yerde soydular mı?". "Soydular" dedi. "Ne kadar paranı aldılar senin?". "Yüz altınımı aldılar" dedi. "İşte o yüz altınını alan adam benim senin. Ama bu parayı vermeye bende kudret ve kuvvet yok, param yok benim sana verecek".  O da yakaladı onu yakasından, "Haydi karakola gidelim" dedi. Dedi ki, "Polise beni götürme. Şimdi ben sana yüz altınlık çalışacağım. Kaç sene olursa olsun, senin yanında işçi olacağım, ırgat olacağım ve bu parayı sana ödeyeceğim, bunun için geldim buraya" dedi. "Sen beni polise götürürsen polis beni hapsedecek, sen parayı alamayacaksın. Ama bırakırsan beni, sana çalışırım, yüz altınlık. Ne vakit biterse borcum sana, beni bırakırsın, ben de hürriyetime kavuşurum" dedi. O mûsevî dedi ki, "Peki öyleyse tamam", düşündü, akıllı adam, dedi, "Evet". Götürdü onu bir yar vardı böyle, büyük bir yar, dedi, "Doldur burasını, tamamen doldur, orası dümdüz olsun, büyük bir tarla olacak, o yarı doldurdun mu seni ben bırakırım" dedi. Ama büyük bir yar böyle bilindiği gibi değil. Yani on senede dolacak yer değil, bir kişinin çalışmasıyla. 
Koları sıvadı ve eline kazmayı aldı, gitdi oraya, şöyle bir bakdı, orası dolacak gibi değil, on senede, yirmi senede. Ellerini açdı, dedi, "Yâ Rabbi, sen beni irşâd etdin, 'ey eşkiyâlık yapan adam, seni gören var' dedin, ben senden korkdum. Ve kıyâmet gününde de benden soracağın hesapdan çekindim, insanlara fenâlık yapmakdan ben senin için vazgeçdim. Şimdi bana yardım et, ben sana hakkıyla tövbekâr oldum, geldim senin kapına. Bana yardım et, ben doldurayım burasını. Yoksa insanın yapacağı iş değil bu" dedi. Ağlıyor bir tarafdan da. Onun üzerine daha sözü bitmeden, dağ sallandı, başladı sallanmaya ve dağ kaydı ve aşağı doğru geldi ve o yarı kapatdı. O da şaşırdı. Ve Allah'ın kudreti karşısında eridi. Ve gitdi o mûsevîye dedi ki, "Doldurdum, vazîfemi yapdım, gel gör" dedi, "beni bırak şimdi gideyim". O mûsevî geldi bakdı, hakîkaten o da taccüb etdi, olacak iş değil bu yani ve dedi ki, hemen kafayı işletdi, "Benim bir şartım var". "Nedir o?". "Ben sana şimdi buna mukâbil yüz altın vereceğim, benim âdetim böyledir, sen bana borcun olan yüz altını ver ki iş tamam olsun" dedi. "Peki" dedi, "nasıl istersen öyle yapalım". Mûsevî içeriden bir kese çıkartdı, böyle dolu bir torba, ona verdi. "Bunun içinde altın var, ver bana şimdi sen" dedi. O açdı keseyi, 1,2,3,4...99, 100 altını saydı mûsevîye parayı verdi. Verince mûsevî ağladı ve sızladı, onun eline ayağına kapandı, o eşkiyânın, elini öpdü mûsevî. Dedi ki, "Bu torbanın içerisine ben altın koymadım, toprak koydum. Çünkü ben Tevrat'da gördüm ki, bir kimse hakkıyla Allah'a tövbe ederse, tuduğu toprak altın olurmuş. Bakalım bu doğru mu diye düşündüm, toprak verdim sana, sen bana altın verdin. Sen hakkıyla tövbe etmişsin, insan olmuşsun" dedi. Ve o yüz altını da ona verdi, "Bu senin hakkın" dedi, "sen araziyi doldurdun, borcunu ödedin, bu altın senin" dedi, "Allah toprağı altın yapdı. Çünkü ben Tevrat'da böyle gördüm" dedi, "hakkıyla tövbe edenlerin tutduğu toprağı Cenâb-ı Hakk altın kılarmış" dedi.

Birisi "Bu okuldan mezûn olduğumuz zaman dış dünyaya geri döneceğiz ve rızkımızı bulmak için çalışmaya mecbûr olacağız. Hem dünyâ için çalışıp hem Allah'a nasıl bağlı olalım?" diye sorunca Efendi Hazretleri buyurdular ki :

Eli kârda olacak, işde olacak, gönlü Yâr'da olacak, Allah'da olacak. Dışarısı halka, içerisi Hakk'la olacak. Eğer çalışması ibâdete mâni olursa, yarın Cenâb-ı Hakk ona sorar yevm-i kıyâmetde, "Sen Yûsuf'dan daha beter işde çalışmadın. Yûsuf köleydi, bana ibâdetden hiç geri kalmadı". Köleydi Yûsuf, değil mi ya. Zengin olursa, zenginliği onu ibâdetden men mi edecek. Süleyman Peygamber'i görmedi mi, kendisi dünyâda sultân idi, hem peygamberdi, hiç bir zaman ibâdetden geri kalmadı. Eğer fakîr olursa fakîrliği onu ibâdetden geri mi bırakacak. Îsâ Peygamber kadar fakîr olmaz. Bir iğnesi vardı, bir tarağı, bir de bardağı vardı. Birisinin eliyle su içdiğini gördü, dedi, "Bardağa lüzum kalmadı", onu birine verdi. Birini gördü, böyle parmaklarıyla sakalını tarıyor, "Tarağa lüzum yok" dedi, tutdu tarağı başka birine verdi. Bir iğnesi kaldı üzerinde. İğnesi kaldı fakat semâya çıkdığı vakitde, ikinci kat semâda kaldı, üzerinde dünyâ malı kaldı diye. Buradan çıkdıkdan sonra eğer çalışacak kazanacaksa, Allah'lı çalışsın ve kazansın ki dünyâda refaha, âhiretde saâdete nâil olsun. Ve kazandığı paranın, kazandığı malın hayrını görsün. Allah'sız olursa onun faydası olmaz. Allah için mallarını sarfetmeyenler, nefisleri için sarfederler. Allah'a tapmazsa nefsine tapar. Allah'a tapmazsa, kullara tapar. Rusya'da Allah'a tapmayı kaldırdılar ama Stalin'e tapdırdılar, Lenin'e tapdırıyorlar milleti. Onun için Allah'lı çalışsın, Allah'lı çalışsın, o vakit muvaffak olacak. 

Aynı kişi, "Allah bana yapacağım işi gösterecek mi?" diye sorunca, "Elbette" buyurdular. 

Birisi zikirde sağa ve sola doğru yapılan hareketler hakkında sorunca Efendi Hazretleri buyurdular ki :

Solda kalb vardır. Kalb de Allah'ın beytidir, Allah'ın evidir yani. Onun için sağdan alıyoruz "Lailâhe" diye kaldırıyoruz, "İllallah"ı sola veriyoruz. Semâ edip döndüğü vakitde ne sağ kalıyor ne sol kalıyor. 

"Evlilik hakkında ne düşünüyorsunuz diye sorulunca Efendi Hazretleri buyurdular ki :

Mutlakâ evlenmek lâzım, bir tâne Havva almak lâzım. İnsan evlenmezse yarım olur. Yarımdır o. Kadınla erkek bir olurlar. Birbirlerinin gömleğidir. "هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَاَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّۜ hünne lübâsün leküm ve entüm libâsün lehün". O onun içinde o onun içinde. Mutlakâ evlenmek lâzım. Hem de karısında annesinin şefkatini, babasının merhametini, aynı zamanda kadın da erkeğinde babasının şefkatini, annesinin merhametini bulmalı ve birbirlerine sâdık iki dost olmalıdırlar. Ama köpek ve kedi çiftleşmesi gibi olmamalıdır. Bir yastıkda kocamalıdır. Varlığında ve darlığında, saâdetinde ve felâketinde ona eş ve yoldaş, kederine ortak, safâsına ortak olmalıdır. Ve dünyâya çocuk getirmelidir. Çünkü aşkın meyvası çocukdur. Ve o çocuğu insâniyyete hâdim olarak yetiştirmelidir. Karı koca arasında belki bazı tatsızlıklar olabilir. Ama bu tatsızlıklar, bu aradaki çekişmeler, bunlar riyâyı kaldırır. Üzerinde fazla durmamalı. Bir tülbent kuruyacak kadar vakitde eski muhabbete dönmeli ve muhabbet düğümü iyice sıkılmalıdır yani çözülmemelidir. Dünyâda Allah'ın en büyük nimetlerinden bir tânesi de hayırlı bir âileye sâhib olmakdır, kadın kocaya, koca kadına. 
Meşrebine muvâfık düşmezse, cehennem azâbı oluyor. Çünkü aslında insanlar kendilerini severler. Aşk Yolu'nda yazdım onu ben. İnsan aslında kendini sever. Kendini sevince kendindeki bulunan sıfatların karısında, yâhud kadınsa kocasında bulunmasını ister. Uyuyorsa o vakit geçinirler. Geçinmenin şartları vardır, bir takım şartları. Ama iki evli olursa, imamdan evvel câmiye varır.
Bizim müslümanlar malûm ya sabahleyin güneşe bir saat kala kalkmaları lâzım. Hele âşıkân iki saat evvel kalkacaklar. Bizimkiler elhamdülillah Allah'da yok oldukları için, öğlene doğru kalkıyorlar. Herkes kalkıyor biz yatıyoruz. Yâhud herkes yatıyor biz kalkıyoruz. Yani aslı böyle, güneşe bir sâat kala kalkması lâzım. Adamcağız câmiye gidermiş, imam efendi bir türlü o adamdan evvel câmiye varamamış. Hep o adamı buluyor câmide. Onun sofuluğuna, onun zühdüne hayrân olmuş, sormuş adama, demiş ki, "Yâhu, ben câminin imamı olduğum hâlde, sen her sabah benden evvel geliyorsun bu câmiye, nasıl oluyor bu hâdise, nasıl yapıyorsun bu işi? Ben o kadar cehd etdim senden evvel gelemedim" demiş. "Hocaefendi" demiş, "ben bu sırrı sana söyleyeyim. Ben iki evliyim" demiş, "sabahleyin kalkdığım vakitde, bir tânesi elime su döküyor, bir tânesi havlu tutuyor,  bir tânesi paltomu giydiriyor, bir tânesi ayakkabımı çeviriyor, ben erkenden toplanıp dışarı çıkıyorum. Sen tek evlisin gâlibâ, kadın yetiştiremiyor seni, onun için benden geç kalıyorsun". İmam da tutmuş onun sözüne kanmış o da bir tâne daha almış, evlenmiş. Artık imam bir daha eve gitmemiş, gürültüden, câmide yatıyor. 
Onun için bir tâne kâfî, bir tâne iyi. Bana sordu Avrupalılar, "Müslümanlar niye dört tâne evleniyor Şeyh Efendi?" dediler. Ben dedim ki, "İnsan bir şey aldığı vakitde memnûn olursa, ondan birkaç tâne alır" dedim. "Sizin kadınlar sizi memnûn edemiyor, siz bir tâneyle kalıyorsunuz" dedim ben, "ama bizim kadınlara bizi memnûn ediyor, mâdem ki memnûn ediyor, bir kaç tâne alıyoruz biz" dedim.

Birisi, "Ne iş yapacağımı bilmiyorum" deyince buyurdular ki :

Neye meyli varsa ona çalışsın. Dünyâda en büyük azâb, meşrebine uymayan işle meşgûl olmakdır. Neye meyledecek? Dolaşsın baksın, kitaplar okusun, neye meylediyor gönlü? Ressam mı olacak, mimar mı olacak, mühendis mi olacak olacak, çöpçü mü olacak, neye meyli var? Hattâ insanın çocuğu olduğu vakitde, çocuk ne ile meşgûl oluyor, bakmalı. Marangozlukla mı, demircilikle mi, makinayla mı, yoksa mûsıkî ile mi? Demek ki o çocuğun istidâdında o vardır. Neyle meşgûl oluyorsa, oradan yetiştirmeli çocuğu. 

Efendi Hazretleri "Aklıma bir hikâye geldi" diyerek şunu anlatdılar :

Hocaefendi evlenmiş. Nasreddin Hoca'nın karısı ölmüş, evlenmiş bir kadın almış ama seyyibe dul kadın almış. Dul bir kadın almış yatağa yatıyorlar gece, kadın diyor, "Âh efendi, eski efendim yatağa girer girmez beni öperdi. Başımın altına kolunu koyardı. Saçımı okşardı" deyince, Hoca da, "Eski karım bana sarılırdı, şöyle yapardı, böyle yapardı filan". O eski kocasını medhediyor, Hoca da ölen karısını medhederken bir ara Hoca kızmış, kadını itmiş yatakdan aşağıya. Kadın düşmüş ve kolu incinmiş. Ve hâkime gitmiş kadın, dedi, "Beni yatakdan aşağı itdi hocaefendi, kolumu incitdi". Hâkim çağırdı Hoca'yı, dedi, "Sen niye bu kadını, zavallı kadını itdin yatakdan aşağı da kolunu incitdin?". Hoca dedi, "Estağfirullah, ben kadını itmedim yatakdan aşağı. Onda var bir rahmetli, ben de var bir rahmetli, iki. İki de biz, dört. Dört kişi bir karyolaya sığmadık, o düşdü, aşağı, kolun incindi".

Evlendiği vakitde, başından geçenleri anlatmasın, yatağa dört kişi girmesin yani. Yani bu, dul kadınla evlenmesin manâsına değil, yani vaktiyle geçen mâzîsini anlatmasın, ne kadın anlatsın, ne koca anlatsın.

Birisi "Duâyı nasıl yapmalıyız?" diye sorunca Efendi Hazretleri buyurdular ki :

Ağzından çıkanı kulağı duymalı. Aynı zamanda ağzından çıkacak söz kalbden gelmelidir. Evvelâ huzûra durmalı. Duâ edeceği vakitde, her şeyi terketmeli. Kalbinden dünyâyı, uhrâyı her şeyi böyle terketdikden sonra, tam bir teslîmiyyetle Cenâb-ı Hakk'a duâ etmeli, o vakit reddolmaz.

Birisi, "Dünyânın vaziyeti iktisâdî ve siyâsî bakımdan çok nâzik, herkes harbden bahsediyor, böyle anlarda ne yapacağız?" diye sorunca Efendi Hazretleri buyurdular ki :

İnsanlar dar zamanda da ferah zamanda da Allah'ı zikretmeli. Hani dar zamana gelince Allah'ı zikretdi, refaha kavuşdu, unutdu. Bu Allah için makbûl bir zikir değildir. Ve olacak, olur. Biz Cenâb-ı Hakk'a duâ ediyoruz, harb olmaması için. Çünkü bur harb belki kıyâmetin numûnesi olacak yani olursa. Allah hıfz etsin, muhâfaza buyursun. Çünkü eskiden harbler, muhârebe meydanlarında olurdu, şimdi şehirlerdeki bulunan masûm yavrular, ihtiyar insanlar, hastalar bunlar dahi zarar görecek bu harbde. Harb olmasın. Ama olursa Allah'lılar harbi kazansınlar. Bunu istiyoruz. Böyle bir şey olmasın, temennî etmiyoruz. Fakat olacak olursa Cenâb-ı Allah mü'minlere, inananlara yardımcı olsun. Ve mü'minlere yardımcı olacakdır. Çünkü Allah müttakîlerle, mü'minlerle beraberdir. Şu ânda şimdi bir çok memleketlerde harb olmakdadır. Yani Kesilmiş durumda değil. Durmuyor.

Efendi Hazretleri bu sohbete iştirak eden öğrencilere şu sözlerle vedâ etdiler : 

Çocukların hepsine ayrı ayrı duâ ediyorum, hepsinin muvaffakiyyetini diliyorum. Hepsine sevgilerimi iletiyorum. Söz veriyorum kendilerine unutmayacağım onları, onlar da beni unutmasınlar. 

Efendi Hazretleri "Bir hikâye anlatacağım sonra kalkacağım" buyurdular ve şu hikâyeyi anlatdılar :

Adamın birisi gelmiş bir adama demiş ki, "Bana on lira lâzım, verir misin?" demiş. Demiş ki o adam, "Bende on lira yok ama sen git, Ortaköy vapur iskelesinin yanında bir kahve var, o kahvede bir adam oturuyor göreceksin, altın gözlüklü, nargile içiyor orada köşede, ismi Remzi Bey'dir" demiş, ona git de ki, beni Tosun Bey gönderdi de, bana on lira, ben fakîrim, böyle söyle, çıkarır verir sana" demiş, iyi bir adamdır o" demiş. Gitmiş adam bulmuş adamı orada. Demiş, "Beni Tosun Bey gönderdi, benim on dolara ihtiyacım var, lütfen bunu bana verin" demiş. "Hay hay olur" demiş, saatini çıkarmış, "yarım saat var" demiş. "Neye?" demiş adam. "Şimdi buraya bir vapur gelecek, vapurdan bir adam inecek, şişman bir adam, onun ensesine bir tokat vur, gel sana on lira vereyim". "Ben onun ensesine bir tokat vurursam, adam bana ne yapar" demiş. "Hiç bir şey yapmaz" demiş, "iyi adamdır. Sen tokadı vur, gel al on lirayı benden" demiş. Ve yarım saat beklemişler, vapur gelmiş, adam çıkmış, hakîkaten çok şişman bir adam, zorla çıkmış dışarıya. Bu gitmiş ensesine bir tokat vurmuş. Adam dönmüş, "Ne vuruyorsun ulan!" demiş. "Kusura bakma, ben seni birine benzetdim" demiş, "arkadaşım zannetdim, değilmişsin, affedersin" filan. "Hasbünallah!" demiş adam gitmiş. Bu gitmiş, "Efendim dediğiniz yapdım" demiş. "Al bakalım on lirayı, ne vakit paran kalmazsa bana gel" demiş. Aradan on beş yirmi gün gün geçmiş, adam gene paraya sıkışmış, gene gelmiş, "Remzi Bey, ben gene geldim". O saati çıkarmış, "Vapur gelecek şimdi yanaşacak, o adam çıkacak, ona sen bir tokat daha vur, gel on lirayı al". "Ya bana bir şey yaparsa". "Yapmaz, senin nene lâzım". Yarım saat sonra vapur gelmiş, o adam gene dışarı çıkmış, ensesine bir tokat, şrak vurunca, adam dönmüş, "Ne vuruyorsun be!", "Ben seni ahbâbım zannetdim" demiş. "Allah Allah" demiş şişman adam. Bizimki gitmiş, "Efendim tokadı vurdum" demiş, "Tamam ben gördüm" demiş Remzi Bey, "al on lirayı, gene para lâzım olursa gene gel". Aradan yirmi gün geçmiş, gene gelmiş, "Efendim bana para lâzım". "Hay hay" demiş, "kırk beş dakîka var" demiş. "Neye?". "Vapura. Vapur geldi mi o adam dışarı çıkacak, ona tokadı vur, gel parayı al benden". Üçüncü sefer gene adam gelmiş, bu da gitmiş adamın ensesine bir tokat şrakk diye bir vurunca adam bir dönmüş, yakalamış bunun yakasından, "Şimdi ben sana ne yapayım! Ulan kaç defadır sen benim enseme tokat atıyorsun, seni boğayım mı!". Kuvvetli de bir adam, böyle iri yarı bir adam. "Ben bir şey söyleyeceğim" demiş, "ondan sonra sen beni döv söv, ne istersen yap". "Nedir o?". "Bende bu fakîrlik varken, sende bu ense varken, Remzi Bey'de de mangır varken ben on beş yirmi günde bir buradayım" demiş, "sen on beş yirmi günde bir tokat yiyeceksin" demiş.
Pierre Bey bize böyle ziyâfet verirse, bizde de bu yemeğe merak oldukdan sonra, biz her sene buradayız. 
www.muzafferozak.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder