Mürşid-i Azîzim Muzaffer Efendi Hazretleri buyurdular ki :
Bir mü'min, rahatsız olduğu vakitde, seyyiâtına kefârretdir. Yâhud kâfirse, o vakit azâbı tacîl olunmuşdur. Çünkü bak Kur`ân-ı Kerîm'de, "وَلَوْ تَرَى إِذْ يَتَوَفَّى الَّذِينَ كَفَرُواْ الْمَلآئِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ وَذُوقُواْ عَذَابَ الْحَرِيقِ ve lev terâ iz yeteveffellezîne keferû'l-melâiketu yadrıbûne vucûhehum ve edbârahum ve zûkû azâbel harîk, sen zâlimleri ve kâfirleri ölüm ânında görürsün, onların yüzlerine ve arkalarına vurarak rûhlarını kabz ederiz" diyor. Azâbları tacîl olunuyor. Halbuki azâb, ba'de'l-vefâtdır, yani öldükden sonradır, kabirde başlar iş, ama Allah kâfirlerin ve zâlimlerin azâbını tacîl eder, daha evvele alır. Ama bir mü'min rahatsız olduğu vakitde, o mü'minin, hadîsle sâbitdir, onu hoş karşılarsa, sabr-ı cemîl ile, "Allah onu yevm-i kıyâmetde hesâba çekmekden hayâ eder" diyor hadîs-i kudsîde. "Canına, malına, evlâdına, biz musîbetle teveccüh ederiz" diyor, "o da onu hoş karşılar" diyor, "o vakit onu mahkeme-i kübrâda hesâba çekmeğe hayâ ederim ben" diyor Hazret-i Allah hadîs-i kudsîde. Enbiyâullaha ve evliyâullaha gelen sekerât-ı mevtin uzunluğu, onların derecâtının âlî olmasına sebebdir.
Hâfız Âsım Bey, "Resûlullah hakkında da böyle bir şey var mı?" diye sorunca Efendi Hazretleri buyurdular ki :
Var tabii. Ümmet-i Muhammed'in çekeceği ölüm acısını Allah'dan istedi Hazret-i Peygamber. Efendimizin sekerâtı çok şiddetli oldu. Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin sekerâtı çok şiddetli oldu. Üzerine kovayla su dökdürüyordu.
Hâfız Âsım Bey, "Bir hoca efendi çıkdı dedi ki, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemin derecâtı sözde İbrâhim aleyhissellâmın derecesine çıkmış" deyince Efendi Hazretleri buyurdular ki :
Halt etmiş o! Aman öyle şey olmaz! Sultân-ı Enbiyâ hiç mukâyese olmaz. Halîl ile habîb arasındaki fark, halîl, istediğini Allah'dan alan, habîb, istemeden alandır. Onun için Kur`ân-ı Kerîm'de Mûsâ Peygamber, "رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي" diyor, Cenâb-ı Peygamber'e Allah, "أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ" diyor. Halîlullah, enbiyânın en yükseğidir, Peygamberimizden sonra.
E peki salavâtda, "Kemâ salleyte alâ İbrâhim, Yâ Rabbi İbrâhim'e salât etdiğin gibi" diyoruz, oradan İbrâhim aleyhisselâmın daha büyük olduğu çıkmaz mı? Hayır. İbrâhim Peygamber Hakk'a demiş, "Yâ Rabbi, medh ü senâ etdin Habîbib Muhammed'i, benim zürriyyetimden gelecekmiş, ümmetlerinin ağzında benim ismim dolaşsın" demiş. Duâsı müstecâb olmuş, bu şekilde tecellî etmişdir. Resûlullah Efendimizin ka'bına hiç bir peygamber varamaz. Hazret-i İbrâhim'in mi'râcı nâra atılmasıdır. Habîb-i Hudâ'nın "فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰىۚ fe kâne kâbe kavseyni ev ednâ"dır. Halîlullah'a semâda ve ardda ne varsa gösterildi, "نُرِي إِبْرَاهِيمَ مَلَكُوتَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ", Peygamber'e, "سُبْحَانَ الَّذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَاۜ", Allah zât-ı ulûhiyyetine âid olan âyetleri Peygamber'e gösterdi. İbrâhim'e, semâvât ve ardı gösterdi, ne varsa. Peygamber'e Allah'a mahsûs âyetler gösterildi. Çünkü "مِنْ اٰيَاتِنَاۜ" diyor.
Allah rahmet eylesin, mollayım, Manisalı Hoca'ya sordum. Burada tefsîr okutuyor Mustafa Efendi. Gitdim yanına elini öpdüm, ufak çocuğum, delikanlıyım yani, gitdim elini öpdüm. O vakit molla filan yok, benim zamânımda. Dedim, "Efendim, İbrâhim Peygamber mi yüksekdir, Peygamberimiz mi?". Dedi, "Îmânda hepsi müsâvîdir". "Efendim, onu demek istemiyorum, derecât bakımından soruyorum. Çünkü تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ var Kur`ân-ı Kerîm'de" dedim. Dedi, "Resûl-i Ekrem'dir". "Ama dedim bak Kur`ân'da ne diyor dedim, نُرِي إِبْرَاهِيمَ مَلَكُوتَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ, İbrâhim'e biz semâda ve ardda ne varsa gösterdik diyor, Peygamber'e gelince, مِنْ اٰيَاتِنَاۜ diyor, min temyîziyyedir orada dedim, âyetlerimizden bazılarını gösterdik diyor" dedim. Bir durakladı, Allah rahmet eylesin. "Molla" dedi bana, "sende bir hoşaf kaşığına bulaşmış kadar ilim var" dedi, aynen bunu söylemişdi, "hoşaf kaşığına bulaşmış kadar ilim var sende" dedi bana. "Haftaya gel sana cevâb vereyim" dedi. "Peki" dedim. Sonra gitdim, Allah rahmet eylesin, "Beni hoşgör" dedi, "bakamadım kitâblara, işim vardı" dedi. "Peki hocaefendi" dedim.
Halbuki orada "مِنْ اٰيَاتِنَاۜ" var, Allah zât-ı ulûhiyyetine âid âyetleri Peygamber'e gösterdiğini söylüyor. Baksana, "وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰىۚ" , tevhîd-i efâldir. "لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزٖيزٌؗ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرٖيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنٖينَ رَؤُ۫فٌ رَحٖيمٌ", üç esmâsını Peygamber'e veriyor orada, tevhîd-i sıfatdır. Azîz, Raûf ve Rahîm. "اِنَّ الَّذ۪ينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللّٰهَۜ يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْۚ", orada da tevhîd-i zât oluyor. Peygamber'e kim bîat etdi, Allah'a bîat etmiş oluyor. Gene bir yerde, "مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَۚ", Allah Resûlüne kim itaat etdi, Allah'a itâat etdi. Gene bir yerde, "قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ", Hazret-i Peygamber'e tâbi olmayanı Allah sevmez.
Onun için Cenâb-ı Peygamber'in makâmı hepsinden yüksekdir. Hiç bir nebî O'nun makâmını tutamamışdır.
Hâfız Âsım Bey, "Efendim, Elmalılı Hamdi Efendi merhûm, Kâmil Efendi'den bahsetdi. Bir Kâmil Efendi var ya Kuşadalı'nın hulefâsından. Aynı meclisde oturuyorlarmış. Ona çok hizmeti etmiş, severmiş de. Kâmil Efendi, "Molla" demiş, "bak sana ne anlatcağım" demiş, "birisi rüyâsında Resûlullah'ı görüyor ve İbn Sînâ'yı görüyor. Resûlullah buyuruyor ki, 'İbn Sînâ bana kadar geldi fakat kabûl etmedim. Çünkü benim yolumdan gelmemişdi". "Efendim" demiş, "rüyâ erkân-ı ilimden değildir, eğer öyle olsaydı bir çok şey hakkında şübheye düşerdik" demiş. Diyor, "Bana bir gözlerini açdı" diyor, "Molla! Molla! Senin rüyândan bahsetmiyorum, sâlihlerin rüyâsından bahsediyorum". Bunun üzerine Efendi Hazretleri tebessüm etdiler ve "Çok güzel! Çok güzel! Çok güzel!" buyurdular ve sözlerine şöyle devâm etdiler :
Ama şu da var. Ne kadar mevlûd-i Muhammedî yani Resûl aleyhi's-salâtü ve's-selâmın tulûundan itibâren, bidâyet-i nûrundan itibâren, derece-i âhirede tulûundan ibâret olarak ne kadar mahlûkât-ı ilâhiyye, ne varsa, şerefli, hepsi Mevlûd-i Muhammediyye'ye dâhildir. Ne kadar şerefli insan varsa. İbn Sînânın da felsefedeki muvaffakiyyeti gene Peygamberimizin şerefidir. Sıddîk'ın sıddîkiyyeti, Ömer'in adâleti, Osman'ın hayâsı, Ali'nin ilmi, bunlar Cenâb-ı Peygamber'de bulunan evsâfa vâris olmuşlardır. Yoksa Hazret-i Ebâbekir sıddîk da, Hazret-i Ali kâzib mi? Ömer âdil de Hazret-i Ebûbekir zâlim mi? Resûlullah Efendimizin sıfatlarına bunlar mâlik olmuşlardır. Dağıtılmış, o ona verâset etmiş. Sıddîkiyyetine Ebâbekir, adline Ömer, hayâsına Osman, ilmine Ali. Hepsinde adâlet var, hepsinde sıdk var, hepsinde hayâ var, hepsinde ilim var. Müslümanlardan ve gayr-ı müslimlerden ne kadar âlî ilim zuhûra geldiyse, hepsinin şerefi Resûlullah'a âiddir, hepsinin! Hepsinin şerefi Resûlullah'a âiddir, hepsinin. İbrâhim'in halîliyyeti, Hazret-i Nûh'un neciyyiyeti, Hazret-i Yûsuf'un sıddîkiyyeti, Hazret-i Mûsâ'nın kelimiyyeti, ne kadar fazîlet varsa, hepsi Resûlullah Efendimiz'e âiddir. Bidâyet onunla başlamış çünkü. Kâinâtın bidâyet-i Nûr-ı Muhammed'le, nihâyeti gene Nûr-ı Muhammed'le. İş O'nunla, Efendimiz sallallahu aleyhgi vesellem.
İşte bunu da göseriyor Hadîs-i Şerîf'de. Göstereyim istersen, Buhârî-i Şerîf'de var. Yevm-i kıyâmetde bütün halk, mahşer ehli, Hazret-i Âdem'e müracaat edecekler, şefâat-i kübrâ açılsın diye. Bunun manâsı şu. Resûlullah'ın kadrini bildirmek için Allah bu şekilde tecellî etdirmiş, bilmeyenler öğrensin diye. Âdem'e gidecekler, o diyecek ki, "Hayır, ben ehli değilim, şefâat edemem". Nûhâ gidecekler, "İbrâhim'e gidin, ben şefâat edemem" diyecek. İbrâhim'e gidecekler, "Mûsâ'ya gidin" diyecek. Mûsâ'ya gidecekler, "Îsâ'ya gidin" diyecek. En sonunda Resûlullah Efendimize gidecekler, "Evet, onun ehli benim" diyecek Cenâb-ı Peygamber. Bunların böyle gitmesi, halkın buralara gönderilmesi, Resûlullah'ın şerefini ilân içindir.
Cümle gelen 224 bin enbiyânın gelişi de şu. Bir sultan geleceği vakitde, önden polisler gelirler, yolu açarlar, tebşîrât verirler, "Geliyor reisicumhur" diye. Sultan-ı Enbiyâ'nın zuhûrunu tebşîr için enbiyâ gönderilmişdir.
Bana şeyhim öyle söyledi, Allah rahmet eylesin, antikaydı çok, "Allah milletin kafasını karışdırmış hoca" dedi bana, hoca derdi bana. "Bu Îsâ'ydı, bu Mûsâ'ydı, İbrâhim'di derken. Bir Kur`ân bir de Hazret-i Muhammed'i gönderseydi, tâbi olan cennete, tâbi olmayan nâra gitseydi, halkın kafası karışmazdı" dedi. Dedim, "Efendim, o değil o. Onun gâyesi şudur. Bütün gelen enbiyâ-i kirâm dört kitâb yüz suhuf Resulullah'ın şânını tebşîr için gönderildi. Çünü Peygamber'in esmâsının da çokluğu odur. Şerefini izhârdır Peygamberimizin. Bir kimsenin esmâsı ne kadar çoksa, müsemmâsının ulviyyetine işâretdir.
Ne vakit ki bu millet, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemden yüz çevirdi, Peygamber bu millete darıldı, biz bu hâle geldik. Resûlullah'ı darıltdık yani biz, Ümmet-i Muhammed. Darıltdık, onun için bu hâle geldik. Bizim itikâd ve îmânımız öyle.Ehli olmadığı hâlde devamlı vahdet-i vücûddan bahseden, Hallâc-ı Mansûr'u taklîd ederek, "ene'l-Hakk" diyen, kendisini hâşâ Allah'la bir gören, mütekebbir bir müteşeyyihden bahsedilince, Efendi Hazretleri buyurdular ki :
Anlamamış o, işi kavrayamamış. Zâten kavrasaydı, o davâda bulunmazdı. Bir katre menîden geldiğini hatırlayarak tevâzua düşerdi, o kadar burnunu havaya kaldırmazdı. Vahdet-i vücûdu anlamak için zâtını ve sıfatını Hakk'da yok etmek lâzım gelir. Herkesin yiyeceği helva değildir o. Kelimeye girmez. Kelimeye girdiği gün, küçülür o. Gül söylenir, gül yazılır fakat gülün kokusu tarîf edilmez, koklamayan bilmez onu. Gülü tarîf edersin, rengi şöyledir, şusu şöyledir, busu böyledir dersin ama kokusu tarîf edilmez. Kokar dersin ama tatmayan bilmez. Olmaz.
O bir âlemdir, bir hâl ilmidir o, herkes elini sokmaya gelmez. Ve o mevkiye gelen kişi, zâtını ve sıfatını Hakk'da yok etmesi şartdır. Ankâ olur o, ismi var, cismi yokdur onun. Öyle olmayınca olmaz. Oturuyorlar kahvede ileri geri konuşuyorlar, Allah'ı küçültüyorlar, estağfirullah ve etûbu ileyh.
Meğer ki kelâm kendinden olmaya. Ona bir sözüm yok. Hakk söyletir, konuşturur onu, Hallâc-ı Mansûr gibi filan, ona sözümüz yok. Ne diyor Hazret-i Şems,
Hakk Teâlâ söyletirse mesele yok. Yani nasıl ki şecere-i mübârekeden Hazret-i Mûsâ'ya hitâb edildi, "إِنِّي أَنَا اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ innî enallahu rabbü'l-âlemîn". Şecer kendi söylemedi, Hakk söyledi oradan ona. O başka.
Hattâ bir kimse bir günah işlese de, deseler ki, "Bu günahı niye yapdın?", "Allah bunu bana yapdırdı" dese, ki "hayrihî ve şerrihî minallahi teâlâ"dır, böyle olduğu hâlde, yani Hakk ona icrâ etdirmişdir onu ama bu ayıpdır. Suç olmak münâsebetiyle nefsine alması şartdır. Suçu Allah'a yüklerse, şeytan olur adam. "Niye yapdın bu zinâyı?". "Allah bana yapdırdı" diyen bir adam, alçakdır, denîdir o adam. Çünkü Hakk'ın murâdı olmayınca olmaz bir şey. Ama bu terbiyesizlikdir. Netekim de işte Hazret-i Âdem aleyhisselâm şecere-i memnûadan yediği vakitde, biliyordu onu Hakk yedirdi ona, ama "رَبَّنَا ظَلَمْنَٓا اَنْفُسَنَا rabbenâ zalemnâ enfüsenâ" dedi, kurtardı paçayı. Şeytan, "اَغْوَيْتَن۪ي ağveytenî" diyor Hazret-i Allah'a, "Sen beni azdırdın" diyor, edebsizlik yapıyor. "فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَج۪يمٌۚ fahruc fe inneke racîm" diyor Allah, kovdu onu, kapı dışarı etdi.
Hani bir tânesi öyle demiş. "Niye yapdın bu zinâyı?" demiş kâdı. "Efendim, ben yapmadım" demiş, "Şeytan yapdırdı bana" demiş. "Haydi oradan terbiyesiz herif!" demiş kâdı, "Hazret-i Âdem'e secde etmeyen Şeytan sana pezevenklik mi yapcak ulan!" demiş, "Hemen Yatırın şunu hadd-i şerîyyeye".
Onun için "مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِۘ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَۜ mâ esâbeke min hasenetin fe minallah vemâ esâbeke min seyyietin fe min nefsik". Allah bize terbiye öğretiyor, edeb öğretiyor, âdâb öğretiyor. Seyyiât, bizim nefsimizden, onu üzerimize yükleneceğiz. Hasenât Hakk'dan, onu Allah'dan bileceğiz. Yol bu.
Efendi Hazretlerinin bu sohbeti yapdığı günlerde bir iki kişi vardı böyle atıp tutan, bugün dünyâ kadar adam var. Oturup kalkıp, devamlı vahdet-i vücûddan bahseden mi istersin, Fütûhât'dan, Fusûs'dan çetrefilli bahisler anlatan mı istersin, kendisini Yûnus zanneden mi, Hallâc-ı Mansûr zanneden mi istersin, "Hepimiz Hakk'dayız" diyen mi ararsın, "Her şey Hakk" diyen mi, sürüyle var bunlardan. Bunlar, tatmadıkları helvadan, koklamadıkları gülden bahseden yalancılardır. Hâlden hiç nasîbleri olmayan kâl ehlindendir bunlar. Bütün davâları dikkat çekmek, şöhret ve itibar sâhibi olmak, etraflarına adam toplamak, dünyevî menfaatler elde etmekdir bunların. Bunlara yakın olan Allah'dan uzaklaşır. Çünkü Allah'ın en sevmediği kimselerdir bunlar.
Efendi Hazretleri sohbete devamla buyurdular ki :
Hani herif girmiş ahıra, arslan da girmiş düveyi yemeğe ahıra. Adam arslanın kıçını düve zannetmiş. İnek düvesi yani. "Ah benim düvem diye vuruyormuş". Arslan bir dönse geriye, parçalayacak herifi. Yani Allah'ı öyle sevenler, arslanın kıçına düvem diye vuran gibidir. Celle Celâluhû Hazretleri, şakaya gelmez hiç. Hiç şakaya gelmez! Meğer ki "اِنْ هِيَ اِلَّا فِتْنَتُكَۜ in hüve illâ fitnetük" makâmına çıkasın yani makâm-ı naza.
Enbiyaullahın ve evliyâullahın kelâmı kendisinin değildir. "وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰىۜ vemâ yantıku ani'l-hevâ". Enbiyâ ve evliyâullahın kelâmı kendilerinin değildir. Hakk onlardan söyler. İrâdeleri yokdur onların. Meselâ zât-ı âlîniz burada oturuyorsunuz, kalkarsınız, "Ben gidiyorum Allahaısmarladık" dersiniz, ben derim, "Güle güle", çıkar gidersiniz. Ama siz reisicumhurun huzûrunda bunu yapamazsınız. Hattâ karşısında oturamazsınız. Reisicumhur otur derse oturacaksın. Kalk derse kalkarsın, git derse gidersin. Reisicumhur bizim cinsimizden olduğu hâlde böyledir. Ehlullah, nebîler ve büyük velîler, dâimâ huzûr-ı Hakk'da oldukları için onların irâdesi olmaz. Ben evime giderim, irâde bendedir. Neden? Karıma "yatağı yap" derim yatarız. Aynı ben, reisicumhurun huzûrunda "yatağı yap" diyemem kimseye. Onun emrini dinleyeceksin çünkü huzûrdasın. Ehlullah dâimâ huzûrdadır, onun için onların irâdesi olmaz. İrâdeleri var tabii ama irâdelerini kullanmaya kalksalar dahi Cenâb-ı Hakk onları kendi irâdesiyle hareket etdirir.
Hazret-i Muhammed Bahâeddîn Nakşibendî kaddesallahu sırrahu's-sâmî Efendimiz Hazretleri, bir gün bir hâl gelmiş kendisine, soyunmuş anadan doğma çıplak, delilik yapmış, bağırmış, çağırmış, zıplamış, hoplamış, gelmiş şeyhin huzûruna öyle girmiş. Hazret-i Şeyh, "Kaldırın atın bunu dışarıya! Atın bunu dışarıya!" demiş. Kaldırmışlar, atmışlar dışarıya Muhammed Bahâeddîn Nakşibendî'yi. Kendi anlatıyor. "Sonra yapdığımı anladım" diyor, "huzûr--ı velîye, huzûrullaha edebsiz girilmez" diyor, "edeb lâzımdır. Onun üzerine Şeyh'in kapısına başımı koydum, sabaha kadar secdede bulundum" diyor. "Efendi dışarı çıkdı, bakdı beni gördü orada. 'Bunu alın, giyidirin, üstünü başını temizleyin bunun' dedi. Anladım ki, dergâha edeble kabûl ediyorlar" diyor. "Ama benden sonra orada Şeyh'in kapısında kimse sabaha kadar secde etmedi" diyor, Muhammed Bahâeddîn Nakşibendî Hazretleri.
Edeb! Onun için Cenâb-ı Hakk'a olsun, bâhusûs Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme olsun edeb lâzımdır. Allah'a yapılan terbiyesizliği, edebsizliği Allah affedebilir de Efendimiz'e yapılan edebsizliği Cenâb-ı Hakk affetmez. Çünü niye biliyor musun? Senin şahsına ben bazı kabalık yapabilirim, sen de beni affedebilirsin. Fakat senin mukaddesâtına tecâvüz edersem, ne yaparsın, affetmezsin. Hazret-i Muhammed Allah'ın mukaddesâtıdır. O'na yapılan edebsizliği Allah affetmez. Ama Cenâb-ı Hakk'ın zât-ı ulûhiyyetine karşı yaparsın bazı şeyler, "rabbenâ zalemnâ" dersin ve kurtarırsın paçayı.
Onun için bu milletin başına gelen felâket, Türkiye'den bahsetmiyorum, umûmî mü'minlerden bahsediyorum, ne vakit ki Resûlullah'a hürmeti ve itâatı ve muhabbeti kesmişler, kesilmiş, o ip kopmuş, ondan sonra böyle sefîl olmuşlar, zelîl olmuşlar. Îmândan çıkmadılar ama zelîl oldular. Şerîatla âmil olmayan bir kimse gavur olmaz. İçki içer bir adam, haram diye bilirse, gavur olmaz. Ama zillete düşer. İnsanları izzete götüren Allah ve Resûlü'dür. Gavur olmaz ama adam zelîl olur. Zelîl olduk. Gavur olmadık ama zelîl olduk. Bakıyorsun Makaryos bizi oynatdı elinde. Yunan kim, Bulgar kim!
O târihde cumhurbaşkanı olan Kenan Paşa'nın Bulgaristan'a yapdığı bir ziyâret hakkında buyurdular ki :
Koca bir Osmanlı İmparatorluğunun bakiyesi olan paşamız gidiyor oraya. Bulgar Kralının başına tacı bizim çavuş giydiriyor. Macar kıralının başına tacı onbaşı giydiriyor. Gider mi oraya pâdişah yâhud sadrazam! Ancak onbaşı, çavuş onların mevkii. Bu vaziyetde. Ama sonra ne oldu? Allah Makaryos'u başımıza musallat etdi, Kipriyano'yu, bilmem kimi musallat kıldı. Bu hâle geldik, böyle olduk. Arab'ı da böyle oldu çorabı da böyle oldu, Türk'ü de böyle oldu, Arnavud'u da böyle oldu. Koskoca bir Devlet-i Osmâniyye'nin devamı olan devletin paşası gidiyor yani Sultan Süleyman'ın hafîdi gidiyor. İsterse arkasından otuz tâne Osmanlı pâdişahı geçsin, o memleketi temsil ediyor. Tayyar Altıkulaç'ın oturduğu yer, Ebussuûd Efendi'nin oturduğu yer, Müftîi's-Sekaleyn'in oturduğu yerdir. Bitdi o kadar. Benim oturduğum yer, Hazret-i Pîr'in oturduğu yerdir. Ekmekle tuz verdiler Hazret'e, bu Türklerin örfüdür, ekmekle tuz vermek. Yazıyor gazetede, bulgarların âdetiymiş, kendi âdetini bilmiyor herif. Tuzla ekmek veren Türkledir. Onun elinden tuzla ekmeği yedi mi bir daha ona ihânet etmez. Kudsîdir yani mukaddesdir bizde tuzla ekmek. Bulagrın âdetiymiş! Kendi âdetini bilmiyor herif!Efendi Hazretleri Resûl-i Ekrem Efendimize hürmet husûsunda îkâzda bulunmak üzere buyurdular ki :
Sohbete bir müddet ara verildikden sonra bir soru üzerine Efendi Hazretleri buyurdular ki :Kur`ân-ı Kerîm'i okuyorlar ama hiç farkında değiller. Esteîzübillah, "يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَرْفَعُٓوا اَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ yâ eyyühellezîne âmenû lâ terfa'û esvâteküm fevka savti'n-nebiy, ey inananlar, ey mü'minler, siz Resûlullah'ın sesinden ziyâde sesinizi yükseltmeyin", Huzûr-ı Nebî'de, bu bir. İkincisi, "وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ velâ techerû lehû bi'l-kavli ke cehri ba'dıküm li ba'd, birbirinize seslenir gibi Peygamber'e seslenmeyin". Ahmed! Kenan! Muzaffer! der gibi Yâ Muhammed! diye seslenmeyin. Neden? "اَنْ تَحْبَطَ اَعْمَالُكُمْ en tahbeta a'mâlüküm, yapdığınız hayır hasenât hepsi bâtıl olur". "وَاَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ ve entüm lâ teş'urûn, siz farkına bile varmazsınız".
Kur`ân-ı Kerîm'de dört yerde Cenâb-ı Peygamber'in ismi vardır. "وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۜ vemâ Muhammedün illâ resûl, kad halet min kablihi'r-rusül", Sûre-i Âl-i İmrân'da. İkincisi, "هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًاۜ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِۜ hüvellezî ersele resûlehû bi'l-hüdâ ve dîni'l-hakki li yuzhırahû 'ale'd-dîni küllih, ve kefâ billâhi şehîden Muhammedü'r-Resûlullah", Sûre-i Fetih'de. Üçüncüsü, "مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّ۪نَۜ mâ kâne Muhammedün ebâ ehadin min ricâliküm velâkin resûlallahi ve hâteme'n-nebiyyîn", Sûre-i Ahzâb'da. Dördüncüsü, Sûre-i Muhammed'de, "وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاٰمَنُوا بِمَا نُزِّلَ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۙ vellezîne âmenû ve 'amilu's-sâlihâti ve âmenû bimâ nüzzile 'alâ Muhammedin ve hüve'l-hakku min rabbihim". Dikkat buyurun. Arkasında hemen Peygamber'in sıfatını söyler, Muhammed diye geçmez ki. "Yâ eyyühe'n-nebiyyü", "Yâ eyyühe'r-resûlü", "Yâ müddessiru", "Yâ müzzemmilu", hep böyle hitâb eder Allah Peygamber'e. Diğer peygamberlere, "Yâ Mûsâ!", "Yâ Îsâ!", "Yâ Süelymân!", "Yâ Dâvûd!" diye hitâb eder. Mü'minlere, müslümanlara, "yâ eyyühellezîne âmenû", "yâ eyyü'n-nâs", bize hitâbı böyledir Allah'ın. Benî İsrâil'e hitâbı, "Yâ ibnü't-türâb", "Yâ ibnü'l-mâ", yani "Ey toprakoğulları", "Ey su çocukları". Benî İsrâil'e böyle, bize öyle değildir. Bize mü'min hitâbı var. Allah'ın bir ismi de mü'mindir. Bize kendi esmâsını, kendi sıfatını vermiş Allah, mü'min sıfatını vermiş. İşte hep okuyoruz ya, "هُوَ اللّٰهُ الَّذ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَز۪يزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُۜ hüvallahüllezî lâ ilâhe illâ hû, el-melikü'l-kuddûsü's-selâmü'l-mü'min'ül-müheyminü'l-azîzü'l-cebbârü'l-mütekebbir". Allah kendi ismi vermiş mü'minlere.
Hâfızların mevlûd okurken, "Yâ Muhammed" diye okumaları câiz değildir, amel habt olunur. "Yâ Resûlallah" demesi lâzımdır. "Efendi, sen hiç böyle konuşmuyor musun câmide?" diye sorarsan, evet, konuşuyorum ama halk anlasın diye konuşuyorum. Halk anlamıyor çünkü. Ben asker ocağındaydım kumandan geldi sordu, "Peygamberiniz kimdir?" diye, biri Sultan Hamid dedi, neferâtdan birisi, biri Atatürk dedi. Şâhid olduğum için söylüyorum. Biri İsmet Paşa dedi. Şimdi zamânımızda bilmedikleri için isim söylüyoruz ki öğrensinler diye halk. Fakat sıfatını da söylemek lâzım. Yoksa Allah'ın gücüne gider, olmaz. "وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُۜ ve tuazzirûhu ve tuvakkîrûhu" âyet-i kerîmesinde, "Peygamber'i siz yüceltin, ona lâyık olan güzel sıfatlarla onu tavsif edin" diyor Cenâb-ı Hakk. "لَا تَقُولُوا رَاعِنَا lâ tekûlû râinâ, bana bak" diye konuşma diyor. "لَا تَقُولُوا رَاعِنَا وَقُولُوا انْظُرْنَا, lâ tekûlû râ'inâ ve kûlû'nzurnâ, bana bak demeyin, bize nazar etmez misin Yâ Resûlullah deyin" diyor.
Gene sohbete bir müddet ara verildikden sonra, Efendi Hazretleri bir soru üzerine şöyle buyurdular :Esmâ-i ilâhiyyeden melek hâsıl olur. Ve o okuyan zâkirin de defter-i a'mâline onların okudukları istiğfâr kaydedilir. Kur`ân'dan yerini göstereyim istersen. Onlar istiğfâr ederler okuyan için. "اِنَّ الَّذ۪ينَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّت۪ي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ * نَحْنُ اَوْلِيَٓاؤُ۬كُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِۚ وَلَكُمْ ف۪يهَا مَا تَشْتَه۪ٓي اَنْفُسُكُمْ وَلَكُمْ ف۪يهَا مَا تَدَّعُونَۜ". Kim ki Rabbim Allah dedi, zikrullahda bulundu yani, sonra istikâmet eyledi, sâbit oldu îmânda ve islâmda, o ölürken o yapmış olduğu tevhîdden hâsıl olan melâike ona gelir, müjde verirler, müjdeci melekler. Gitdiğin yerden korkma, bırakdıklarına üzülme. Dünyâ hayâtında biz seninle beraberdik fakat sen farkında değildin. Şimdi gene seninle beraber oluyoruz" derler, tebşîr ederler.
Hazret-i Âdem'e Şeytan hased etmişdir, sonra istikbâr etmiş, kibretmişdir. Onunla başlamış küfür de, isyânda da, günah da, gavurluk da onunla başlamışdır. Birisi kibir sıfatı birisi hased sıfatıdır. Âdem'e secde edince melekler, Allahu Teâlâ, Şeytan'a emretdi. O dedi, "Etmem". "Niye?". "Sen beni ateşden halk etdin, onu toprakdan halk etdin, ateş toprağa fâikdir, ben ondan yükseğim, ben ona secde etmem" dedi. İstikbâr etdi. Onunla başladı bütün iş. Gavurluk da şirk de hepsi oradan başlamışdır.
Sohbete biraz ara verildikden sonra bir mesele üzerine Efendi Hazretleri aşağıdaki hikâyeyi anlatdılar.
Arap halîfelerinden birisinin bir devesi varmış, onu çok severmiş. "Kim bunu okutursa onu âbâd ederim" demiş. Birisi çıkmış ortaya, "Ben okuturum" demiş, "fakat altmış sene mühlet isterim" demiş, "çünkü bir insanın âlim olması için otuz sene lâzımdır" demiş, "bu devedir, hayvandır, lisânı yok bunun, evvelâ otuz sene lisân talîm edeceğiz. Lisândan sonra alfabe öğreteceğiz, ondan sonra ilme gireceğiz" demiş, "altmış sene de ancak olur, çok acele olarak" demiş. "E peki okut" demiş halîfe. Büyük bir maaş bağlamış ona. Deveye bir ahır yapdırmışlar. Buna bir konak vermişler. Her sabah iniyor, deveyi karşısına alıyor, Elif, Be, Te, Se, Cim, Ha, Hı filan okutup çıkıyor yukarıya. Sonra bir ahbâbı gelmiş. Dedi, "Yâhu sen ateşle oynuyorsun" dedi. "Neden?". "Bu deve hiç okur mu, imkânı var mı? Hiç halîfeyle oynanır mı, yarın sana kızar bu meseleden dolayı, senin kafanı kopartır". "Senin de aklına şaşayım, onun da aklına şaşayım" demiş, "altmış sene mehil aldım ben" demiş, "altmış seneye kadar, ya halîfe ölür, ya deve ölür, ya ben ölürüm, üçümüzden biri, kurtuluruz" demiş.Efendi Hazretleri bir kaç gün önce ânîden vefât eden Hâfız Ali Bey'in vefâtına çok üzülmüşlerdi. Bu husûsda şöyle buyurdular :
Cenâb-ı Hakk Âdem'i halk etdikden sonra kabz-ı ervâha Hazret-i Melekü'l-Mevt'e tevdi etmiş, Melekü'l-Mevt Cenâb-ı Hakk'a demiş ki, "Yâ Rabbi, kullar bana buğz ederler" demiş, "onların hânelerini harâb edeceğim, sevdiklerini ellerinden alacağım" demiş. Hazret-i Allah buyurmuş ki, "Yâ Melekü'l-Mevt, onlar seni hiç düşünmezler, hastalıkdan bilirler" demiş. Kanser oldu, enfarktüs oldu bilmem ne oldu filan.
Hiç bir şeyi yok yâhu Ali'nin. Geçen Cumartesi burada oturuyordu. İkindi namazını kıldık beraber, câmide müezzinlik yapdı. Bak işe bak sen. Geldi burada oturuyor. Derken, Sefer geldi. Sefer dedi ki, "Albay telefon etdi" dedi, "Albay Bursa'daymış, Bursa'ya bizi bekliyor, ille gelin diyor" dedi, "gidelim mi?". Ben de hiç istemiyorum gitmek. Çünkü Pazartesi günü Beyefendi ile buluşacağız. Saat üçde söz verdim. Dedim, "Ben söz verdim" dedim. "Canım üçe kadar geliriz buraya Pazartesi" dedi. "Ya gelemezsek, mahcûb olurum" dedim. Söz verdik ya. Derken Albay göründü. "Albay geliyor" dedik. "Haydi kalkın gidelim yâhu, arabalar hazır" filan dediler. "Ali, gider misin?" dedim. "Ali, mevludun var mı?" dedim evvelâ, gider misin demedim, ona zararım olmasın diye. "Gider misin?" dersem, "emredersin" diyecek, biliyorum ben çünkü. Emir telakkî ediyor benim ricâmı. "Mevludun var mı oğlum?" dedim. "Mevludum yok Efendi" dedi. Dedim, "Haydi gidelim o vakit". "Nereye?". "Bursa'ya". "Sen bana müsaade et ben çamaşır değişdireyim" dedi, gideyim bir çanta alayım". "Peki, haydi git" dedim. Kalkdık buradan yola çıkdık, böyle bir emr-i vâki ile. Pazartesi döneceğiz buraya. Derken Beyefendi'ye tehir etdirdik randevuyu, Salı günü saat üçde buluşalım dedik. Sabri Bey'e telefon etdik, Sabri Bey, "Ben de geleyim" demiş, o da Ragıb'ı almış yanına Pazar günü. Biz buradan kalkdık giderken, aklıma benim şu geldi. "Ulan biz Amerika'ya gideceğiz, ne münâsebet şimdi bizim Bursa'ya gidişimiz böyle. İş yok, güç yok, mevlud yok, davet yok". Dedim, "Ulan acaba bizim son seyahatimiz mi bu, içeceğimiz su, yiyeceğimiz yemek mi var Bursa'da. Tayyare kazâsı mı olacak?". Aklıma geldi ama söylemedim kimseye. Yani gönlümden böyle geçiyor. "Bu Bursa'da bir iş var" dedim ben, Bursa'ya gelmemizde, lüzûmsuz yere. Meğerse bizim Ali'nin nafakası varmış. Nezretmiş buradan sabah namazında Çekirge Câmisinde ben okuyayım ezanı diye. Sonra gitdik, Emir Velî Sultan'a gitdik, ikindiyi Câmi-i Kebîr'de kıldık. Emir Sultan'a gitdik, Akşam namazına oraya gitdik. Gitdi, müezzinlik yapdı, mihrâbiye okudu Hâfız Ali. Nasîbini yedi. Hattâ gelirken, "Efendi, sen gâlibâ biraz fazla kaçırdın" dedi bana. Dedim," Oğlum, ben yemedim, bana veriyorlardı ben çocuklara veriyordum" dedim. Bana veriyorlar, çocuklar karşıdan bakıyorlar, Cüneyd'le Fahri, yutkunuyorlar karşıdan. Hep bana getirip veriyorlar, ben de onlara veriyorum filan. Dedim, "Ben hepsini yemedim Hacı Ali" dedim, "çocuklara verdim" dedim. "Biliyorum gördüm çocuklara vediğini ama sen de biraz fazla kaçırdın gâlibâ" dedi bana. Dedim, "O kadar zarar etmez" filan dedim.
Gitdik ve geldik, hiç bir şeyi yok. Yüz elliyle geldi yolda. Uçuyor. "Oğlum yapma!". "Efendi, yol çok güzel, bir şey olmaz" filan. İboş'da arkadan onu takip ediyor alabildiğine. Babasıyla kavga etmişler. Mustafa ameliyatlı. Bir kedi çıkdı, Yalova'da önümüze, Hacı Ali kediye vurdu gâlibâ. Tak etdi bir şey. Ama bir durakladı kediyi ezmiyeyim diye. Vurdu gâlibâ, tak etdi bir şey çünkü. Arkadan da İboş geliyormuş, bu duraklayınca haydi İboş yan tarafa, Mustafa kaykılmış, ameliyatlı. "Ulan adam ameliyatlı, sen ne yapıyorsun!" demiş babası. Ondan sonra otuzla gelmiş İboş, otuzdan yukarı çıkmamış, kızmış babasına filan. Dedim Hazı Ali'ye, "Bak görüyorsun ya, İboş'u geçdin" dedim ben, kamış koyuyoruz. Dedi, "Babam öyle yapmasaydı ben Hacı Ali'yi geçerdim" dedi, "babam böyle yapdı" filan, "kızıyor babam" dedi. "Üzülme, ben senin arabana bineceğim" dedim İboş'a. Gitdik, geldik bir şeyi yok. Pazartesi günü geldik. Öğle namazını kıldık Ulu Cami'de, hattâ öğlen yemeği de yemedik Bursa'da, yolda yeriz diye. Kalkdık Gemlik'e geldik. Orada araba vapuru varmış, sorduk, "Daha başlam"dı" dediler. Haydi öyleyse yürü bakalım. Yürüdük. Benzin aldık oradan. Para vermeye kalkdım ben. Dedim, "Yâhu, otomobil senden, benzin de benden olsun filan" dedim. "Allah aşkına Efendi bu olur mu, bunu ben hakâret sayarım" dedi. Derken Sefer yetişdi, "Ben vereyim" dedi. "Hayır, ne sen ver, ne sen ver, ben vereceğim. Efendimi ben getirdim, bu şeref bana âid" dedi, "o şerefi sana vermem" dedi filan. Oradan kalkdık geldik Yalova'ya. Arabalı vapur hazırmış, bindik içerisine. Söğüş yumurta almış, oturduk, kaşar peyniri filan, vapurda yedik. Kalkdık buraya geldik.
"Akşama dergâha gidecek misin?" dedi bana. Dedim, "Bu akşam ben gitmeyeceğim, yorgunum" dedim. "Uyumadım" dedim. Çünkü orada uyumadık hiç. Sefercim uyutmadı, dörde kadar oturdu benimle beraber. "Uyuyacağım" dedim. Uyumadık da zâten Pazartesi akşamı. Saat 2'ye kadar 3'e kadar gene evde oturdum, kitap yazdım, kitap okudum filan. Ertesi günü salı. Akşam üstü buraya geldi. "Akşama Sefer'lere gidelim mi?". Dedim, "Gideceğim ama Lütfü götürecek" dedim ben. "Yok Efendi, ben gideceğim, ben götüreyim" dedi. Kalkdık beraber gitdik, Lütfü Bey'i almış. Beni de aldı. Dedim, "Hani Muzaffer'i niye almadın?" dedim. "Peki alalım" dedi, tekrar gitdik, Muzaffer Bey'in evine, kapısını çaldık, evde yok, "Âilesiyle Sefer'lere gitdi" dedi çocuk içeriden. Oradan döndük, gitdik Sefer'lere, gece. İlâhi okuduk, şakalaşdık, Kur`ân okutduk ona, kasîde okutduk Hacı Ali'ye. Aşkla, şevkle okudu. Ondan sonra oradan bir buçukda bindik arabaya, son sürat bizi getirdi. Lütfü Bey'i bırakdı, Muzaffer Bey'i evine bırakdı. Beni de getirdi. Hattâ ben dedim, "Ben seni yalnız bırakmam" dedim, "onları bırakalım da" dedim, "öyle dönelim" dedim. Onları bırakdı, Şevki Bey'le karşılaşdılar, Hacı Niyâzi Efendi ile bizim. Öpüşdüler onlar da. Onlar da salonda çıkıyormuş, gece saat ikide. İkiye beş kala beni eve getirdi. Kapıyı açdı. Ben eğilmeyeyim diye, hep o açar kapıyı. Açdı, "Eğilme Efendi sen" dedi. İçeri girdi, ışığı yakdı. Elimi öpdü, ben de onun alnından öpdüm. "Allahaısmarladık", "Güle güle, hayırlı uykular "dedik. Ben yukarı, o eve. Eve gitmiş, oğluna, "Bana bir kahve yap" demiş, "canım kahve istedi benim" demiş. Kahve içmiş, yatmış. Sabahleyin saat onda telefon çalıyormuş. "Babam niye kalkmadı" demiş, "saat ona kadar kalkardı" demiş oğlu. Telefona bakmış, sonra gelmiş "Baba" demiş. Yatıyor. "Uyuyor gâlibâ" demiş. Sonra gene, "Baba! Baba!" demiş. "Bayıldı mı acabâ" demiş. Gitmiş bakmış, tamam.
Bir de geldim buraya, Sefer'le Kemâl oturuyorlar. "Haberin var mı?". "Ne haberi, Ankara'daki haber mi? Müsbet mi çıkmış, menfî mi çıkmış haber?". Ben aklıma onu getiriyorum. "Yok canım, haberin yok mu?". "Yâhu ne haberi kardeşim söylesenize". "Hacı Ali gece rahatsızlık geçirmiş, hastahâneye kaldırmışlar". "Öldü mü yoksa?" dedim. "Maalesef öyle" dedi Kemâl. Biliyor Sefer benim üzüleceğimi. "Maalesef öyle" deyince, ne diyelim, "İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn" dedik. İnanmadım. İnanmadım. Gece ayrılmışız. İnanmadım. Ertesi gün de inanmadım. Dün işte kabre koyduk yüzünü gördük tamam. Bir şeyi yok, hiç bir şeyi yok. Yalnız demiş ki, "Üç parmağım uyuşuyor, bu kolumda bir ağrı var" demiş.
Benim de parmaklarım uyuşuyor, bu kolumda ağrı hep duruyor. Hattâ o gece ben dışarı çıkdım, Vâlide Câmisinin önünde gazete satıyorlar gece yarısı. İşte Pazartesi Bursa'dan geldik, hanım dedi ki bana, "Gazete getirdin mi?" dedi. "Getirmedim, çıkmamış gazete" dedim. "Canım Salı gazatesini demiyorum, Pazartesi gününün gazetesi yok" dedi, "peki yarın alırız filan" dedi, "gitme bir tarafa otur" dedi. O mutfakda iş yapıyor, ben yavaşça gitdim giyindim, kapıyı açdım, indim. Eski zamanda zannediyorum kendimi ben. On adım gitdim öleceğim ağrıdan, kolumun ağrısından. Kolum müdhiş ağrıyor. Biraz daha yürüdük, durduk. Geri dönsem bir türlü, ileri gitsem bir türlü. Eyvahlar olsun. Yirmi beş dakîkada indim bizim evden Vâlide Câmisinin oraya, dinlene dinlene, dura dura, kolumun ağrısından. Çünkü benim kolum netâmeli. Kalb damarlarımdan iki tânesi tıkanmış. Öyle dedi kalbçi, "Kalbin var" dedi bana. Neyse efendime söyleyeyim, inleye inleye gitdik, ağlayacağım yolda yani. Saat yarım. Gitdim Vâlide Câmisinin oraya, bir adam çıkdı karşıma. Tabii ben halkı tanımıyorum, halk beni tanıyorlar. "Beybaba" dedi, "merhâba be yâhu!". "Merhaba babalık" dedi, "hoşgeldin kuru kalabalık" dedim ben kendisine. Elimde baston var, kalın baston. Beğenmedim herifin şeklini yani. Çünkü ne câmi cemaati, ne tekke ihvânı yani. Bir gazete aldık, oradan bir adam çıkdı, niyâz etdi, elimi öpdü. Anladım ki dervîş o, başka birisi. Sonra ağır ağır, ağır ağır eve geldim. Bizim hanım da beni arıyor, duymamış benim gitdiğimi, "Bu adam nereye gitdi, nereye kayboldu gece yarısı evin içerisinde" diye.
Sohbete biraz ara verildikden sonra Efendi Hazretleri buyurdular ki :
Fakîr bir hocaefendi varmış, bir gün dayanamamış, Cenâb-ı Hakk'a duâ etmiş, "Yâ Rabbi, bana da biraz dünyâlık nasîb et, çok dardayım görüyorsun hâlimi" filan demiş. Ramazan yakınmış. Hocafendi, o vakitler âdet olduğu üzere, cerre çıkmış. Yolda yorgunluğunu atmak için bir ağaç altında oturmuş, bir kahve içmiş, bir cigara yakmış, sonra "Biraz yatayım burada" demiş, yatmış. Kalkmış, namazını kılmış, otururken, bir zât gelmiş, "selâmün aleyküm", "aleyküm selâm efendim, buyurun". "Ne yapıyorsun burada" demiş. "Yoldan geliyorum, burada biraz dinlendim şu ağacın dibinde" demiş, "buyurun size de bir kahve yapayım" demiş. "Ben kahve içmem" demiş, "cigara da kullanmam. Biz yemeyiz içmeyiz de" demiş. "Kimsiniz böyle yemeyen içmeyen?". "Melekü'l-mevt" demiş. "Ne olacak?". "Bir şey olacağı yok" demiş, "geldim seni ziyârete. Şimdi sen cerre gidiyorsun, fukarâ bir adamsın, Cenâb-ı Hakk'a duâ etmişsin, biraz dünyâ metâı sâhibi olayım diye. Duân müstecâb olmuş. Allahu Sübhânehû ve Teâlâ beni sana gönderdi. Sen şimdi gitdiğin memleketlerde ilân et, ben hasta okurum diye. Hastanın yanına gitdiğin vakitde beni ayak ucunda görürsen hastanın, o hastayı okuma, kabza gitmişimdir. Başında görürsen oku. İyi olacak demekdir. Sana böyle bir şifre veriyorum. Dünyâlığını yaparsın" demiş.
Adam gelmiş, şehre girmiş, ilân etmiş. "Hasta okurum, okuduğum iyi olur, okumadığım ölür" diye. Çağırıyorlar, gidiyor bakıyor, Hazret-i Melekü'l-mevt ayak ucunda duruyor, "okumam" diyor. "Niye?", "Bu yolcu, Allah size hayırlı ömür versin" diyor çıkıyor dışarıya. Gidiyor, bakıyor, başında gördü mü okuyor. Adam iyi oluyor filan. Şuyû bulmuş.
Derken pâdişahın kızı hastaymış, ağırlaşmış. "Aman efendim, bir hoca var, okuduğu iyi oluyor, okumadığı ölüyor" demişler, "getirin o hocayı okutun" demişler. Pâdişahın çok sevgili kızıymış. Çağırmışlar. "Pâdişahın kızı rahatsız oldu, okumağa gideceksiniz". Demiş, "Şartı var, bir göreyim, bakayım, ona göre" demiş. Gelmiş, bir bakmış ki, Hazret-i Melekü'l-mevt baş ucunda duruyor kızın. "Okurum iyi olur" demiş. Sultan, eline ayağına kapanmış, "Seni âbâd ederim, evlâdımı bana bağışlarsan" demiş. Okumuş, kız iyi olmuş. Bir hurç altın hocaya. Taşınacak gibi değil. Omuzlamış, demiş, "Artık benim okumama hâcet kalmadı, gideyim memlekete, çiftlik çubuk sâhibi olayım, istirahatime bakayım orada" demiş.
Yüklenmiş parayı gelirken aynı ağacın dibine gelmiş. Oraya parayı indirmiş, abasını üstüne koymuş paranın, başını üstüne koymuş yatmış. Bir de gözünü açmış, Hazret-i Melekü'l-mevt ayak ucunda duruyor. Onu öyle görünce hemen ayaklarını bu tarafa doğru başını öbür tarafa doğru çevirmiş. Bakmış Melekü'l-mevt yine ayak ucunda. Macuncu fırıldağı gibi Hazret-i Melekü'l-mevt'le beraber dönmeğe başlamışlar. "Hiç dönme" demiş, "vakit geldi". "Aman yâhu! Yapma Allah'ını seversen, bırak hiç olmazsa şu paraları götüreyim memleketime". "Yok" demiş Melekü'l-mevt, "izin buraya kadar, emir bu". "Aman etme yâhu! Mezarımı kazayım" demiş, "hiç olmazsa kurd kuş yemesin cesedimi". "Hayır" demiş Melekü'l-mevt, "emir buraya kadar" ve rûhunu oracıkda kabz etmiş.
İşte dünyâ bu. Bu bir misâl yani olmuş, olmamış, mühim değil. İşi yoluna koydun mu zuhûr ediyor ayak ucunda Melekü'l-mevt.

Okumak dahi mest ediyor,kim bilir dinlemek nasıl devletti.
YanıtlaSilÂh babacığım âh
YanıtlaSil