Mürşid-i Azîzim Muzaffer Efendi Hazretleri buyurdular ki :
Bektâşi'nin biri Mısır'a gitmiş. Ayağında ayakkabı yok, sırtındaki cübbe parçalanmış, başındaki fâhir öyle filan. Dolaşırken, bir araba geçmiş oradan, herkes iki yana ayrılmış, herkes bakıyor arabaya filan. "Hidiv mi bu?" demiş. "Yok" demişler, "hidivin kulu" demişler. Kölelerden birisi. Bir bakmış şöyle, demiş, "Yâ Rabbi, ben de senin kulunum yâhu, şuraya bak" demiş, "kula bak kula nasıl bakılıyor öğren de kuluna öyle bak" demiş, "şu benim hâlime bak" demiş. Bir kaç zaman sonra bakmış, bir kalabalık var, Bektâşi o kalabalığın içerisine girmiş, bakmış, o adamı getirmişler oraya, hidivin kulunu getirmişler, hidiv düşmüş makâmından. Diyorlar ki, "Efendinin defîneleri nerede saklı, serveti nerededir?". İşkence yapıyorlar, söyletmek için. O da diyor ki, "Ben onun kuluydum, ekmeğini yedim, ben ona ihânet edemem" diyor. Tırnaklarını söküyorlar, etlerini koparıyorlar filan. "Vücûdumun her bir zerresi bir can olsa, efendime veririm" diyor, "ekmeğini yedim ben onun" diyor, "nasıl ihânet ederim ben ona" diyor. Bektâşi onu görünce kaçmış oradan. O akşam bir rüyâ görmüş. Cenâb-ı Hakk buyurmuş ki Bektâşi'ye, "Ey Bektâşi" demiş, "git kuldan kulluğu öğren de sonra bana Allah'lığı öğret" demiş. "Kulluğu" demiş, "kuldan öğren de sonra gel bana Allah'lığı öğret" demiş.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder