Sayfalar

20 Nisan 2026 Pazartesi

Allah'ın Sevmediği Sıfatları Kalbinden Çıkar

Mürşid-i Azîzim Muzaffer Efendi Hazretleri buyurdular ki :

Îmânın makarrı ve me'vâsı kalbdir. Kalbde Allah'ın sevmediği yedi sıfat vardır. Bu kötü sıfatlar dışarı çıkmayınca, bu pislikler atılmayınca, kalb tâhir olmaz. Halbuki kıyâmet gününde Allahu Sübhânehû ve Teâlâ, "يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَۙ اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَلٖيمٍؕ yevme lâ yenfa'u mâlun velâ benûn illâ men etallahe bi kalbin selîm" buyuruyor. Yani kıyâmet gününde insana ne kasası, ne masası, ne evlâdı, ne bulunduğu mevki fayda vermez, illâ kalb-i selîm sâhibi olacak. Kalb-i selîm ne demek? Marazdan kurtulmuş olacak. Yani kalbinden kötü huyları çıkaracak. Anlatıyorum kaç haftadır size, kalbin hastalıklarını. Kîn, gadab, gadab, gadab!

Hattâ Resûlullah sallallahu aleyhi veselleme bir sahabe geldi, dedi, "Yâ Nebiyyallah, bana vaaz et". Resûlullah buyurdu, "Lâ tağdab, gadablanma!" dedi. Müslümanın sıfatının bir tânesi de halîm olmasıdır, hilmiyyetidir. Sükûn ile karşılayacak. Halîm olacak, yumuşak olacak yani. Sonra icâb etdiği vakitde, yerinde gadablanacak. Gadabın yeri, vatan düşmanları, dîn düşmanlarıyladır, nâmus düşmanlarıyladır, orada gadab olacak. Yoksa mü'min kardeşine gadablanmayacaksın. "Vay senin çocuğun benim çocuğuma vurmuş", "Senin horozun benim tavuğa bindi" diye dövüş çıkarmayacaksın. Lüzumsuz şeylere böyle. Hilmiyyet! Halîm olacak müslüman.
Şimdi, ucub, ibâdete güvenme, ibâdete güvenme ve dayanma. İbâdeti yapacaksın, ibâdete güvenmeyeceksin, Allah'a güveneceksin. İbâdeti yapacaksın, ibâdetden bir şey ummayacaksın, Hakk rızâsını bekleyeceksin. "Ben kulluğumu yapdım, o da Allahlığına lâyık olanı yapsın bana" diyeceksin. Senin nâra da koysa, nûra da koysa, onu düşünmeyeceksin, senin mücerred vazîfen Allah'a kulluk etmekdir, Allah dilediğini ateşe koyar, dilediğini cennetine koyar.  Ama O'nun şânından değil ki Allah'a îmân etsin bir adam, a'mâl-i sâliha icrâ etsin, ahlâk-ı haseneye sâhib olsun da, Allah onu nâra koysun. Allah'ın âdâletine muhâlifdir bu. Geçiyoruz.
Ucub, kibir, anlatmışdım bunları. Riyâ, gösteriş, mürâîlik. Kalbden atacaksın bunları. Gadab. Sonra, kîn. Sonra, hubb-ı mal, mal sevmek. Mal sevmek. Tamah. Mal sevmek, mal. Aman efendim ne kadar harîs! Beş kuruş için dünyânın bir ucundan bir ucuna gider, sabah namazına bir gün kalkmıyor. Soruyorsun, "Geceler çok kısa hocaefendi" diyor. Desen ki saat ikide beş kuruş alacaksın, uykuyu terkedecek, beş kuruş için! O vaziyetde böyle. Nihâyeti ne oldu, nihâyeti? Düşün bakayım bir defa şöyle.

Şimdi anlatayım sana. Balığın başına gelen belâ, boğazındandır, tamahındandır. Oltaya et takarlar, balık eti yiyeceğim derken gırtlağına olta takılır. Mal lâzım mı, lâzım hâ! Mala muhabbet edilmez. Muhabbet edilirse, mal insanın başını belâya sokar. Kimlerden kime kaldı biliyor musun? Dinle bakayım şimdi. Hava sıcak ama biraz anlatalım size. 

Îsâ Nebî geliyormuş, Îsâ aleyhisselâm, bir zât demiş ki Îsâ Nebî'ye, "Sana arkadaş olabilir miyim Yâ Îsâ?", "Olursun" demiş. Fakat adam tamahkâr. Îsâ Nebî demiş ki, "Kaç ekmeğin var torbanda?". Sıkı olduğu için, "Bir tâne var" demiş. Halbuki onun torbasında kaç ekmek olduğunu peygamber bilmekde. Allah bildirmiş ona. 
Peygamber bilemez, Allah bildirir. Evliyâ bilemez, Allah bildirir. İlle Allah bildirecek. Allah bildirmeyince bir şey bilinmez hiç. Allah bildirecek Allah Celle Celâluhû. 

Yolda gelirken su rastgelmiş, Hazret-i Îsâ asâyı vurmuş, "Geç karşıya" demiş, geçmişler. Kurumuş toprak yani açılmış, nehirden geçmişler. "Ekmeğin kaç tâne?" diye sormuş, "Bir tâne var Yâ Îsâ" demiş. Korkuyor, yiyecek Îsâ Peygamber diye, kendi yiyecek çünü düşkün mala. 

Sonra Hazret-i Îsâ'ya bir ölü getirmişler, demişler ki, "Bu öldü, sen nebî isen göster mucizâtını". Duâ etmiş Allah'a, Allah emr ü fermân buyurdu ki, "Yâ Îsâ, vur asânı, onu ben dirilteceğim". "Efendim nasıl dirilir?" deme! Allah milyonlaraca ölüyü diriltir ve dirileri öldürür. Muhyî ve Mümît O'dur. Vurdu asâyı, meyyit dirildi. Yahudi bunu gördü, o tamahkâr herif. "Ekmeğin kaç tâne var torbanda?". "Bir tâne Yâ Îsâ" dedi gene. Görüyor gözüyle. 

Sonra biraz daha gitdiler, Hazret-i Îsâ uykuya yatdı, o şehrin vâlisinin kızı rahatsızlanmış, hastalanmış, demiş ki, "Bir peygamber var, Îsâ Nebî, hastalara şifâ veriyor, onu bulun bana". Adamlarından birini gönderdi, adam geldi, yahudi oturuyordu, Hazret-i Îsâ uyuyordu. "Hastalara şifâ veren kimdir?" diye sordu. "Benim" dedi yahudi. Kerâmeti çünkü asâdan biliyordu. Hazret-i Îsâ'nın asâsını aldı gitdi. Asâ ile diriltiyor ya ölüyü. Kıza vurunca, kız öldü. Bu sefer tersine. Haydi idâma. Hazret-i Îsâ haber aldı, geldi. Dedi ki, "Ben bu kızı ihyâ edeceğim bi iznillah, Allah'ın izniyle ama bunu affeder misiniz?". "Ederiz" dediler. "Kum bi iznillah" dedi vurdu, kız dirildi. Yahudiye sordu Îsâ aleyhisselâm, "Ekmek kaç tâne var torbanda?". Gene "Bir tâne" dedi yahudi. 

Dinle! Sonunu, nihâyetini dinle! Dikkat ediyor musun konuşduğum söze, hikâye diye dinleme! Aynı vaziyetde, nebîlere îmân etmeyenler bunun gibi insanlardır işte. Bu kadar mucizâtı gördüler îmân etmediler. İstanbul'un fethini gördü, Resûlullah İran'ın fethinden bahsetmiş, şuranın buranın feth olunacağını söylemiş, bunu gördüğü hâlde hâlâ Resûlullah'ın nübüvvetini inkâr ediyor. Peygamber'e hasım olmuş çıkmış dışarıya. Gözüyle mucizesini gördüğü hâlde Allah'a ibâdet kılmıyor. Her zerrât Allah diye bağırıyor, bu Allah'dan yüz eçvirmiş, "Kalbim temiz" diyor. Aynı, o adamdan ne farkı var bu adamın. Her zerrât Allah diye bağırıyor.

Beş parça altın çıkdı önlerine, büyük külçe. Hazret-i Îsâ dedi, "Kimin ekmeği fazlaysa bu altınlar onun olsun" dedi. Yahudi, "Bende beş tâne ekmek var" dedi çıkardı ekmekleri gösterdi. "Sen bunca mucizâtı gördün, îmân etmedin Allah'a, bana yalan söyledin, dünyâ metâı için, dünyâya harîs olduğun için doğrusunu söyledin. Şimdi bu altınları ben sana verdim. Seninle arkadaşlık yapılmaz. Sen insan sûretinde bir hayvansın" dedi, oradan yürüdü gitdi.

Yahudi şaşırdı. Oraya koşuyor, oraya koşuyor, altınları kaldırmaya çalışıyor fakat kaldırmaya imkân yok. Her bir tânesi beş yüz okka, külçe altın. Derken iki adam geldiler. 

İyi dinle! Hikâyede kalma, altına ineceksin! 
İki adam geldi, bakdılar altın var, "Altınlara ortağız biz" dediler. Yahudi felâket! Onlar da harîs. Yahudi dedi ki, "Ortak olalım ama bunlar buradan böyle kalkmaz. Ben gideyim, siz burada bekleyin, benim köyüm yakın buraya, araba getireyim. Bir manda arabası koşup getireyim. Bunları koyalım manda arabasına, sonra taksîm edelim" dedi. "Olur" dediler. Yahudi gitdi araba almaya, bunlar ikisi konuşuyorlar. "Bu herife biz bunları niye verelim, bu pis herife" dediler, "ikimiz yarı yarıya taksîm ederiz bu altınları". Yahudi de gitdi evine, karısına dedi ki, "Yemek yap, içine zehir koy" dedi. "Ne oldu?". "Altın buldum, niye onlara ben yedireyim" dedi. Karısı yemeğe zehir koydu, hazırladı, yahudi aldı geldi arabayla beraber. Bunlar önüne çıkdılar, dediler, "Sen nerede kaldın! Bize sen bir düşmanlık hazırladın filan" diye bahane çıkardılar, yahudiyi öldürdüler. Altınları arabaya yüklediler, bakdılar ki yemek var. Karınları acıkmışdı bunların dağ başında. Onlar da yemeği yediler, onlar da nalları dikdiler, altın gene ortada kaldı.

Şimdi, şöyle nazar-ı insâf ile nazar edip bakınız ki, bütün kâinâtda böyle olmuyor mu? Mal için onu katlediyor, sonra kendi de ölüyor yâhud idâma götürüyorlar, gene mal ortada kalıyor. Halk birbirini helâk ediyor, gene dünyâ meydanda. Hırs etmeye lüzûm var mı buna? Soruyorum, aklın başında ise. Aklın başında değilse yaparsın. Düşünmüyorsun âkıbetinin ne olacağını. Hep dünyâ ortada gene. Pâdişahlar öldü, saray duruyor gene. Birbirlerini boğazladılar, katletdiler, çocuk babasını, baba evlâdını, paşa paşayı, sadrazamların kellesi kopdu filan, binâlar duruyor, kendileri yok ortada, o dövüşenler. Hepsi bir Fâtiha'ya muhtâc. Kimisi eli zincirde, kimi ağzı kanlı, yüzü kanlı, mahşer gününün şiddet ve dehşetini bekliyor orada şimdi. Hepimiz yakın zamanda amel çukur olan kabre gireceğiz, yapdığımız amelle başbaşa kalacağız. Akıl kârı mı! Kalbinden hubb-ı dünyâyı çıkar. 

"Efendim, mal da lâzım". Lâzım ama babacığım, ayakkabın yoksa, ayağın var ya. Allah'a hamd eyle. Başının takkesi yoksa, kafan var ya. Allah'a hamd et. Ev senin değilse, kirâcıysan, Allah sana gene o ihsânı vermiş ya. Allah'a hamd eyle. Hırsa kapılma. Çünkü hırs kalbde oldu mu îmân oraya girmez içeriye. Onu at dışarıya gitsin. Hırsı, tamâhı. Ancak Allah rızâsına harîs ol. Hayrâta koş. Hakk rızâsına yürü. Orada harîs ol fazla. İbâdeti fazla yap. Arkadaşın Perşembe, Cuma günü Pazartesi günü oruç mu tutuyor, sen haftanın dört günü de oruç tut. O beş vakit namaz mı kılıyor, sen on vakte çıkar bu işi. Nâfile namaz da kıl. Bunda harîs ol. 
Mal lâzım ama muhabbet etme mala. Sana misâlini vereceğim. Her ferde helâ lâzımdır. Mal helâ gibidir. İyi dinle! Helâ benim diye içeri girip oturur musun? Helâya muhabbet eder misin? İhtiyâcın olduğu vakitde gidip işini görürsün değil mi? Mal da böyle olacak. Bütün cihân senin olsun, muhabbetin Allah ve Resûl'e olsun. Mal mülk de senin olsa Allah'ın kitâbına uy, zekâtını, hayır hasenâtını yap, îmânın kalbe gire.

Yedinci hastalık, hubb-ı câhdır ki makâm hırsıdır. Makâm! O kadar mühim bir davâ ki bu makâm hırsından dolayı nice insanlar, evlad babayı, baba evlâdı katletmişdir. Herif Taberistan pâdişahı olacağım diye Hazret-i Resûlullah'ın göz bebeği Hüseyn'i katletdi. Ama doyamadan gitdi âhirete. Doyamadan gitdi. Yani mahkeme kadıya mülk olmaz. Hep gelip geçiciyiz. Sen buraya geldin bir saat oturdun gideceksin, ben burada on sene, üç sene, beş sene vaaz edeceğim, ben de gideceğim. Bu hutbe nice hatîbleri eskitdi, bu yer senin gibi nice cemaatleri yaşlandırdı ve âhirete gönderdi. Onun için câha da muhabbet etme. Eğer Allah'a hakkıyla îmânın varsa, kalbinden gadabı, hubb-ı câhı, hubb-ı malı çıkar, ihrâc et, gönlünü şehvetden, gadabdan, kînden, ucubdan, kibirden, riyâdan tathîr et, kalbine gadab yerine hilmiyyet, ucub yerine Hakk'a sığınma, kibir yerine tevâzu, riyâ yerine ihlâs, dünyâ malı ve câhı yerine Allah ve Resûlünün muhabbetini koyarsan dünyâda ne kadar hakîr olsan, âhiret âleminde, kıyâmet gününde sultân olacaksın, Hazret-i Muhammed'in civârında iskân olunacaksın. Nârdan âzâd olacaksın. Böyle olmazsa, "îmân etdim" dersin, kendi kendini kandırırsın, kalbin yılanla doludur, hep bunların cezâsını bir gün görürsün. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder