Sayfalar

19 Nisan 2026 Pazar

Tarîkat ve Dervîşlik - Dergâh-ı Şerîf'de Sohbet

Mürşid-i Azîzim Muzaffer Efendi Hazretleri bir akşam kıdemli dervîşlere hitâben, "Dervîşlikden garaz nedir?" diye sordular. Kimse cevap vermeyince, "Soru soruyorum cevap verin" buyurdular. Birisi, "Hizmetdir" deyince buyurdular ki :

Dervîşlikde bir insanın kat'-ı menâzil etmesi için mâlî ve bedenî hizmet etmesi lâzımdır ama bu erkân-ı tarîkdir, tarîkatin erkânıdır yani. Dervîşlikden garaz nedir? Takke giymek, haydariye ilbâs etmek, cübbe giymek, tâc giymek değildir. Onun için diyor ki evliyâullah, "Dervîşlik olsaydı tâc ile hırka alırdık onu biz otuza kırka". Dervîşlikden garaz nedir? 

Birisi "Yol almak" deyince, Efendi Hazretleri insan şerîatla da yol alır, tarîkata ne ihtiyaç var?" buyurdular. 

Bir başkası, "Teslîmiyyet değil mi?" deyince, Efendi Hazretleri "Teslîmiyyet de erkândandır dervîşliğin" buyurdular ve şu misâliv verdiler :

Meselâ islâmın binâsı beşdir. Savm u salât, hacc u zekât, kelime-i şehâdetdir. Bunlar erkân-ı islâmdır. İslâm nedir? Temel-i islâm malûm, savm u salât, hacc u zekât, kelime-i şehâdet. Yani namaz kılmak, oruç tutmak, haccetmek, zekat vermek. Bunlar islâmın temelleri, peki islâm nedir?

Tarîkat-i aliyyenin gâyesi nedir? Nedir gâye? 
Bilâ garazın velâ ivâz Allah'a kulluk etmek, Cenâb-ı Hakk'a bu şekilde ibâdet etmek ve bütün gâyesi rızâ-yı Bârî'yi tahsîl ve maksûdu Allah olacak. Ne cennet, ne cehennem, ne dünyâ, ne âhiret, bunların hiç birini düşünmeyecek. Ne cehennemden korkacak, ne cennete tamah edecek, sırf Hakk rızâsı. Allah onu cennete koysun, cehenneme koysun, ateşe atsın, gâyesi onun Hakk rızâsını taleb ve maksûdu Allah, matlûbu gene Allah, böyle olacak. Dervîşliğin manası o demek. Yoksa öteki şeyler onlar erkân-ı tarîkdir. 

İslâm nedir? İslâm, bilâ garazın velâ ivaz Allah'a teslîmiyyet. Bunun maddî kısmını görmek istiyorsan, bir gassal elindeki meyyit nasıl ki teslîm olur gassale, hiç bir itirazı yokdur. Olsa bile kendi ağırlığıdır. Gassal onu istediği tarafa çevirdiği gibi, kul Allah'a böyle teslîm olduğu gibi, dervîş de şeyhine teslîm olarak Hakk'a teslîm olabilir. "Beni murâkebesi altına alsın, benim maraz-ı nefsimi yani nefsimdeki olan hastalığı tedâvi etsin ve beni Allah'a vuslat etdirsin". Tarîkata girmenin manâsı bu. Murâkabe altına kendini vermek. Bir adam var, kendi kendini terbiye etmeye çalışıyor, bir adam var doktorun murâkabesi altına giriyor. Doktor onu murâkabesi altına alıyor ve onu ne yapıyor marazına ilaç veriyor, hastalığını tedâvi ediyor. İşte tarîkat bu. Şerîat mertebesinde kalırsa o vakit kendi kendini tedâvi ediyor demekdir. O biraz güç o. Ama tarîkata girdiği vakitde, maraz-ı nefsini yani hastalığını şeyhi görecek, ona teslîm olacak, ona teslîm oluyor, ne derse onu yapacak ki, sıhhate nâil ola ve vuslat-ı ilâhîye vâsıl ola. 

Askerlikden den garaz nedir? Düşmanı saf hârici etmek ve vatanı korumakdır. Yürüyüşler, talîmler, merâsimler, şunlar, bunlar, bunların hepsi askerliğin erkânındandır, askerlik değildir. Askerliğin rükünlerindendir. Onun için şeyhe teslîm olmak gerek. Şerîatda kendi kendini tedâvî etmek vardır ki insan ya bunda muvaffak olur ya olamaz. Tarîkate girdiği vakitde doktora teslîm oluyor. Doktorun verdiği tavsiyeleri tutarsa, o vakit vuslat-ı ilâhî olur. 

Tarîkatdan gâye nedir? Hakk rızâsını tahsîl. İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî. Bütün kasdım sensin Yâ Rabbi, matlûbum da senin rızâ-yı şerîfindir. 

Nefs-i emmârenin sıfatları nedir? Bir adam nefs-i emmârede mi, nefs-i levvâmede mi, nefs-i mülhimede mi nereden bilecek kendisi? Sıfatları nelerdir? Kâfirde ne varsa mü'minde de aynı sıfatlar vardır, bir tevhîd ayırır. Lâilâheillallah Muhammedü'r-Resûlullah. Onunla ayrılır yalnız nefs-i emmâre sâhibi. Yani müslüman olan nefs-i emmâre sâhibi. Kâfirde ne varsa aynı şeyler onda da vardır. Bunları da şöyle saymışlar. Ucub, kibir, riyâ, hased, gadab, yalan, hubb-ı câh, hubb-ı mâl, şehvet, haram helal ayırmamak. Bunlar nefs-i emmârenin sıfatları. İlacı nedir nefs-i emmârenin? Kelime-i Tevhîd'dir. Yılan gibiymiş o. Ehlullahın gördüğüne göre, erbâb-ı mükâşefenin, nefs-i emmârenin sıfatı yılan gibiymiş. Lâilâheillallah kılıcıyla o yılanın başını keser. Tevhîd kılıç gibidir, tevhîdle onun kafasını ezersin. 
Ucub yerine, kendisini küçük görme. Ucub kendini beğenmekdir, ibâdetine güvenmekdir. Tedâvisi, kendisini herkesden günahkâr görmekdir, hakîr bilmekdir. Meselâ bir kâfirle konuşduğu vakitde, şöyle düşünecek, "Buna son nefesde îmân nasîb olursa bu felâha erer, benim son nefesde îmânım giderse neûzübillah ben helâk olurum". Bunu düşünecek. Büyükle konuşduğu vakitde, "Benim bunun kadar ömrüm yok, bu çok yaşamış, bu benden fazla Allah demişdir, ben bunun kadar Rabbime ibâdet edemedim" diye düşünecek. Karşısındaki ibâdet yapsın yapmasın, o öyle düşünecek. Küçük olursa karşısındaki, kendini ondan da küçük görecek, diyecek ki, "Bu benden küçükdür, benim kadar günâh işlememişdir bu" diyecek. Büyükle konuşduğu vakitde, "Ben bunun kadar ibâdet yapmadım, bu benden fazla Allah demişdir" diyecek. Küçükle konuşursa, kendini hakîr görecek ve diyecek ki, "Bu küçük olduğu için benim kadar günah işlememişdir".

Kibri terkedecek, kibrin mukâbilinde tevâzuyu alacak.Tevâzunun manâsı yere kadar temennâ etmek değil, hokkabazlık değil. Fi zamâninâ öyle yapanlar var. Tevâzu hakkı kabûl etmek, hak konuşulduğu vakitde, karşısındaki düşman dahi olsa karşısındaki, hak konuşuyor mu, "Evet, bu doğru konuşuyor" diyecek. Tevâzu o. Yoksa boyun kesmek, yere kapanmak, el öpmek filan bunlar mürâîllik olur. 
Peki delîli nedir Kurân'dan nefs-i emmârenin? "وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪يۚ اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ vemâ überriu nefsî inne'n-nefse le emmâretün bis-sû" âyet-i celîlesidir.

Sonra nefs-i levvâmenin sıfatları nedir? Tövbe etdiği hâlde gene aynı suçlar kendinden zuhûra gelirse, nefsini levmetmek. "Niye böyle yapdım! Gene hayvanlaşdın gene! Gene eski hatâna döndün!". Mücâdele başlıyor ve nâdim oluyor, pişman oluyor. Aklı başına geldiği vakitde, "Eyvâh ben ne yapdım! Estağfirullahe'l-azîm ve etûbu ileyh". Ve nefsine levm ediyor, "Sen niye tekrardan bu işe döndün, kâfir sıfatına girdin!" diyor. Orası da tehlikeli.

Peki nefs-i levvâmenin delîli ne? "لَٓا اُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيٰمَةِۙ * وَلَٓا اُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ lâ uksimu bi yevmi'l-kıyâme, velâ uksimu bi'n-nefsi'l-levvâme". 

Üçüncüsü mülhime. Mülhime de şer ve hayır ilhâm olunur. "فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَاۙۖ fe elhemehâ fücûrahâ ve takvâhâ". Bu üçüncü mertebe ulemânın nefsinin sıfatıdır. Gene bazen bazen günah zuhûra gelebilir. Bazısı üçe geçdiği hâlde ikinci mertebeye dönüyor. Mülhimede kurtarıyor biraz. 

Mutmainneye girdi mi o vakit mesele kalmıyor. Ondan sonra hep teâlî ediyor yukarı doğru. Seyr-i ilallah. Sonra seyr-i maallahdır sonra seyr-i fillahdır. Hepsinin Kurân-ı Kerîm'de delilleri ve yerleri vardır. Yoksa mücerred yapdığımız zikrullah, kıyam zikirleri, kuud zikirleri filan bunlar, tarîkatın erkânı. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem vermiş olduğu reçetelerdir. Nefs illetine devâ onlar. 

Efendi Hazretleri ihvânını soru sormaya teşvîk için, "Evet, konuşalım biraz, sohbet edelim, haydi bakalım" buyurdular. Birisi, nefs-i mutmainnenin delîli olan âyet-i kerîmedeki "ircı'î" hitâbı hakkında suâl edince Efendi Hazretleri buyurdular ki :

"İrcı'î" dön demek. İrca' diyor Arap Hicaz'da duymadınız mı? Polis ne diyor, yasak bölgeye geçdin mii, irca'. "İrcı'î", bana dön demek. 

Bir başkası hizmet hakkında sorunca Efendi Hazretleri buyurdular ki:

Evvelâ dervîş olan kimse girdi mi tarîkata, o hizmete müheyyâ olacak. Birinci şartı bu. Mâlen hizmet eder bedenen hizmet etmezse, yarım kalır. Yâhud bedenen hizmet eder mâlen hizmet etmezse yarım kalır. Ve muhabbetle yapacak hizmeti yani istikrâhen değil. şeyhine yapdığı hizmeti Hakk'a hizmet bilecek. Tarîkatın erkânı bu. Kendi şahsım için konuşmuyorum. Hangi tarîkata girersen, nerede bulunursan bulun, şeyhe hizmet Resûl'e hizmet ve şeyhin huzûrunda oturmak Resûl'ün huzûrunda oturmak gibidir. Seslenip bağırırsa bir adam efendisinden ziyâde, habt olur ibâdeti. "يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَرْفَعُٓوا اَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ اَنْ تَحْبَطَ اَعْمَالُكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ yâ eyyühellezîne âmenû lâ terfa'û esvâteküm fevka savti'n-nebiyy velâ techerû lehû bi'l-kavli ke cehri ba'diküm li ba'din en tahbata a'mâleküm ve entüm lâ teş'urûn".    "Birbirinize bağırır gibi bağırmayın" diyor Allah. Huzûr-ı şeyhde oturur dervîş, efendisiyle konuşduğu vakitde, trevâzu ile konuşacak ve alçak sesle konuşacak mürşidiyle. "لَا تَقُولُوا رَاعِنَا lâ tekûlû râinâ", bana bak diye konuşamaz, yasak. ve "وَقُولُوا انْظُرْنَا ve kûlu'nzurnâ", "bana nazar etmez misin Efendi Hazretleri?" diyecek. 
Bir adam şeyhe geldi, elini aldı şeyhin ve ona muhabbetle bağlandı, o adam şeyhin verdiği evrâd u ezkâr ne veriyorsa ondan fazla okuyamaz. Onu okuyacak. Hattâ şeyhi "Kurân okuma" derse, gene Kurân da okumayacak. O bilir onun makâmını. Tevhîd, İsm-i Celâl ne verdiyse şeyhi, onu okuyacak, ne fazla, ne eksik. Hattâ bazen şerîata muhâlif görünen iş işletir, onu terbiye etmek için. Meselâ der ki bir dervîşine, "Ramazan günü oruç yiyeceksin sen" der. Onun içindeki ucubu görür, "Câminin avlusuna gideceksin, Bayezid Camisinin avlusuna, orada oturup karpuz yiyeceksin halkın gözü önünde". Şimdi bu şerîata muhâlif bir sözdür. Fakat o işi yapar ve halkın levmine onu uğratır. Hattâ sopa attırır ona orada. "Utanmaz herîf!" diye halk üstüne hücûm eder onun. Sonra yapdı mı bu işi, "Ramazan'dan sonra iki ay oruç tutacaksın, birbirine tâbi olarak, mütetâbiayn keffâret, bir gün de kazâ tutacaksın" der. Şimdi bak zâhirde şerîata muhâlif göründü ama şerîata muhâlif değildir. Onu terbiye için yapar onu o. Ötekinin aklı ermediği için bazen konuşurlar öyle. Yarım kalan şeyhler bunu dinleyerek yapar ama yarıda bırakır işi.
Şimdi, mâlen hizmet etdi, bedenen hizmet etdi, seve seve yapdı. Bu üç seneyle başlar, en ekall üç en fazla on iki senedir bunun müddeti. Ekalli üç ekseri on iki senedir. Cenâb-ı Hakk bunun kalbinde bir çocuk ona ihsân u inâyet eder. Bir erkek çocuğu dünyâya gelir. Şeyh ile mürîdin arasındaki muâmele karı-koca arasındaki muâmele gibidir. Karı-koca arasında âlet-i mahûdeden ilkâh olur, çocuk olur, dünyâya gelir. Şeyhin sohbeti, dili zekerdir, mürîdin kulağı fercdir. Lisânen onu vat' eder yani. Mâlen ve bedenen efendisine hizmet ederse, onun kalbinden Cenâb-ı Allah ona bir veled ihsân u inâyet buyurur. Manevî olarak yani. Buna veled-i kalb tabîr ederler, kalb çocuğu tabîr ederler. Mâlen ve bedenen yapdıysa bu işi, efendisinin rızâsını aldıysa, bu çocuk erkek olur. Erkek olunca, hilâfet verildiği vakitde o zâta, o irşâda memûr olur. Allah ona irşâd kudreti verir. Halkı irşâd edebilir. Mâlen yapdı bedenen yapamadı, bedenen yapdı mâlen yapamadı. Bunun da çocuğu olur, bunun çocuğu kız olur. Veled-i kalbi kız olur. Bu kendini irşâd edebilir, halkı irşâd edemez. İrşâd izni vermezler ona. Efendisine ne mâlen hizmet etdi, ne bedenen, yalnız o yola girdi, onun çocuğu düşer, cenîn olur o. Cenin olur düşer, bir faydası olmaz. Yalnız bir faydası olur. Sürüye dâhil olur. Yarın kıyâmet gününde Hazret-i Pîr, kuddise sırrahu'l-münîr, "Yâ Rabbi, bu benim dervîşimdir, bu bana kendisini isnâd etdi, bunu bana bağışla" der, şefâat eder, kabûl etdiyse eğer. Belki öyle bir şefâate nâil olur. Yâhud ismine dervîş derler ama adam olmaz. 
Onun için tarîkat-i aliyye yalnız mücerred zikrullah, ilâhî okumak, şu bu değil, nefsini insân etmekdir. Onların hepsi lâzım, ilâhisi lâzım, zikri lâzım, namazo lâzım, orucu lâzım ama bütün davâ nedir, nefs mücâdelesiyle nefsin hayvan sıfatlarını insan sıfatına getirmek. Bunun da ilacı zikrullahdır. Bazı arkadaşlar zannediyorlar ki işte geldik, el tutduk, oldu da bitdi mâşallah, başıma bir takke giydim, elime bir tesbîh aldım, dervîş oldum zannediyor. İstiyorsa ki irşâda mezûn ola, o vakit bu vazîfeleri yapmakla mükellefdir. Ve efendisinin sözüne gâyetle sıdk u sadâkatle tâbi olacak. Ne derse ona ittibâ edecek. Evvelâ onu tamâmen taklîd edecek, sonra tahkîka gider. Allah taklîdden tahkîk verir. Şirkden tevhide gidilir. Riyâdan ihlâsa gidilir. Evvel riyâ filan yapabilir, efendisi onu riyâdan ihlâsa götürebilir. 

Birisi, "Bu veled-i kalbin hikmeti nedir efendicim?" diye sorunca, Efendi Hazretleri buyurdular ki :

İşte veled-i kalbin hikmeti bu. Erkek olursa çocuk, irşâda memûr oluyor o. Yani ne yapıyor, efendisi yerine kâim oluyor ve halkı arkasından getirebiliyor. Allah bu kâbiliyyeti ihsân ediyor ona. Veled-i kalbin semeresi bu. Yani o bir yere gitdiği vakitde, konuşduğunda halkın üzerinde tesîri oluyor, halkı irşâd edebiliyor, arkasından adam getirebiliyor. Eğer kız olursa çocuk, manevî çocuk o, kız olursa, o vakit kendini irşâd ediyor fakat halka irşâdı olmuyor. Sâlih bir adam oluyor, sulehâdan bir kimse oluyor, efendi bir adam oluyor. Fakat halkı irşâd edemiyor. Hepsi halîfe olabilirler, efendi hilâfet verebilir ama her halîfe halkı irşâd edemez. 

Efendi Hazretleri dervîşin şeyhine karşı sıdk u sadakatine bir misâl olarak buyurdular ki:

Yazma bir kitapda gördüm bunu. Bir şeyh efendiden nasıl olduysa gayr-ı şerî bir hareket zuhûra geliyor. Neyse, söylemiyor kitapda. Ona hizmet eden dervîşi de buna şâhid oluyor. Fakat hiç tavrını bozmuyor bilakis hizmetini çoğaltıyor efendisine. Soğumak değil bilakis daha çok bağlanıyor. Sonra şeyh efendi çağırıyor dervîşini, diyor, "Oğlum, benden böyle böyle bir gayr-ı şerî bir hareket zuhûrâ geldi, sen bunu gördün, biliyorsun. Ben gördüm ki sen bana karşı hiç kalbinde bir soğukluk hissetmedin ve hizmetini de hiç geri koymadın. Bunu niçin yapdın?" diye soruyor. Diyor ki, "Efendi, ben senin kusurunu görmeye gelmedim, ben sana hizmete geldim, benim vazîfem hizmet etmekdir. Onu siz bilirsiniz, kusur mu değil mi. Ben sizin makâmınıza çıkmalıyım ki sizin yapdığınız iş kusur olup olmadığını bileyim" diyor. Sonra duâ buyurmuş Hazret kendisine ve büyük bir veliyyullah olmuş. Kendisini irşâda memûr etmiş ve Rumeli'ye göndermiş. Hazret-i Mahmûd Hüdâyî Efendimizin eserinde var. O devirde olmuş hâdise.

Şeyhe hizmetden gâye burada yalnız şeyhe hizmet manâsına değildir, hizmete müheyyâ olmakdır. Onun için bak okuduğumuz ilâhîde, "Dervîşin ayağındadır nâlini" diyor. Bu ne demek, hizmete hazır, müheyyâ demek. Ve bağlanan kemer de odur, himzet kemeridir o bele bağlanan kemer. Bütün mahlûkâta hizmete müheyyâ olacak dervîş.
Dervîşin ayağındadır nâlini
Gider cennete salını salını
Allah bilir dervîşlerin hâlini
Dervîşlik ne güzel sultânlık imiş

diyor Hazret. Böyle irşâd buyuruyorlar. Bütün mahlûkâta hizmet etmekle mükellefdir dervîş. "irehemû men fi'l-ardi yerhamüküm men fi's-semâ". Bir yeşil otu dahî dervîş koparamaz. Zikrullah etdiğini bilir onun, mâni olurum zikrine diye koparamaz. Eli varmaz koparmak için. Mahlûkâta hizmetdedir dâimâ. Kâfir, müslüman, dînli, dînsiz, dindar, hepsine hizmetle mükellefdir. Hep hak konuşmakla mükellefdir. Hep doğruyu söylemekle mükellefdir, doğru yolu göstermekle mükellefdir. Dervîşin vazîfesi bu.

Şeyhe hizmetin manâsı, ona talîm etdirir hizmeti, o manâyadır o. Mahlûkâta hizmetin ne olduğunu bildirir. Çünkü, "Men lem yeşküri'n-nâs lem yeşkürillah, kula teşekkür etmeyen Allah'a teşekkür etmez". Kula hizmet etmeyen Allah'a hizmet edemez. Onun için bakıyorsun zâhidlerde, sofularda gâyetle ibâdeti bol adamın, alnı yerde çürümüş, dizleri devenin dizleri gibi nasır tutmuş, fakat cemiyete, beşere hizmet dediğin vakitde, orada yok. Hattâ düşmandır belki insanoğullarına. Kendisi nâkısdır. Öbür tarafdakiler de halka hizmet ediyorlar Allah'a ibâdet etmiyorlar, o da yarım. İkisini cem edecek yani hem Allahu Teâlâ'ya itâat ve hürmet hem halka hizmet edecek. Ve o yapdığı tâatı ve hizmeti Hakk'ın rızâsı için yapacak. 

Bir de şu var : 

Elif'i okuduk ötürü
Pazarı yapdık götürü
Yaradalını hoş gördük
Yaradandan ötürü

Mahlûkât sun-ı ilâhîdir, o bakımdan hoş göreceksin ama Allah'ın sevdiğini seveceksin, sevmediğini sevmeyeceksin. Yani hubb-ı fillah, buğz-ı fillah. Çünkü Hazret-i Allah Mûsâ Peygamber'e sormuş, "Benim için ne yapdın Yâ Mûsâ?" demiş. "Namaz kıldım Yâ Rabbi" demiş. "O senin kulluk vazîfen" demiş. "Oruç tutdum Yâ Rabbi". "O da cehenneme kalkandır". "Zekât verdim". "Kimin malını kime verdin?" demiş. Durmuş Hazret-i Mûsâ. "Yâ Rabbi, öğret onu yapayım" deyince, "Benim için seveceksin, benim için buğzedeceksin". Hubb-i fillah, buğz-i fillah. Hoşgöreceksin fakat sevmediğini ilân etdi mi sevmeyeceksin. Meselâ Şeytan'ın da hâlıkı Allah'dır. Şeytan'ı sevecek misin? Hayır, Allah ilân etmiş, "Onu düşman ittihaz edin kendinize" diyor. Sana haber veriyor işte. Allah'ın sevmediğini sevmeyeceksin, sevdiğini seveceksin. Ama hizmete gelince, herkese hizmet edeceksin. Hattâ muhârebede düşmanını vursan, yarasını sen saracaksın, kendi suyunu ona içireceksin. Az evvel düşmanındı senin, mâdem vurdun, tamam. Çünkü Allah öyle emrediyor, öyle yapacaksın.
Dervîşliğin gâyesi bu. Bütün gâye, "ilâhî ente maksûdî, Yâ Rabbi kasdım sensin, ve rızâke matlûbî, matlûbum senin rızâ-yı şerîfindir". Ne cennet için ibâdet ederim sana, ne cehennemden korkarak. Çünkü cennet için ibâdet eden kimse, Allah'a ibâdet etmiş olmaz, nefsine ibâdet etmiş olur. Çünkü cehennemi Allah koymasa, cenneti yapmasa, yapmayacak ibâdeti o.
Onun için meselâ, meşâyihden birisi yüksek makâma yükselmiş, sonra Cenâb-ı Hakk ona ilhâm etmiş, "Ne yaparsan yap, seni cehenneme koyacağım" demiş. Kendisine böyle bir ilhâm gelmiş. "Ne yaparsan yap, isterse alnın secdede çürüsün, istersen bütün malını benim yoluma sarfet, seni cehenneme koyacağım" demiş. Çok mütessir olmuş, koşarak şeyhine gitmiş. Dedi, "Şeyhim, böyle böyle, Allah tarafından bana böyle ilhâm olundu, böyle söylendi". "Üzülme, sana şaka yapıyor" demiş, "bazen şaka yapar" demiş. "Ne gibi meselâ? İnsan sevdiği çocuğun kulağını mulağını çeker bazen. Onun gibi, sevdiğinden yapıyor" demiş. "Sonra senin vazîfen kullukdur" demiş, "o ne yaparsa yapsın o, onun bileceği iş, sana düşen vazîfe kulluk".

Dervîş afüv ve kerem sâhibi olacak, kîn tutmayacak. Ve nefsi için düşman olmayacak. Allah için düşmanlık yapacak, yaparsa eğer. Bazı adam bakıyorsun beş kuruşluk menfaati için hemen düşman kesiliyor, öyle olmayacak. Bir baba nasıl evladına şefkat ve merhametliyse, efendi de dervîşlerine öyle şefkatli ve merhametli olacak. Onları ağır işlere göndermeyecek, ağır yükler yüklemeyecek, onun kaldıramayacağı işleri ona söylemeyecek. Nasıl, evlâdına yapabiliyor musun öyle şey? Yol evlâdı döl evlâdından ileridir. Şefkatli, merhametli olacak. "Malının hepsini bana getir", "Karını boşa", yâhud "Çocuğunu at" filan gibi böyle ağır tekliflerde bulunmayacak. Çünkü dervîş efendisini dinlemekle mükellefdir. Karısıyla arasında buğz u adâvet varsa, onları telîfe çalışacak, "Aman oğlum, idâreli davran, karına karşı şefkatli ol, onu kırma" filan böyle bu şekilde tavsiyede bulunacak. Ağır teklifler yapmayacak. Merhametli olacak. Çok ibâdet vermeyecek. İbâdetin makbûlü, az da olsa dâimî olanıdır. Devamlısı makbûldür ibâdetin. Meselâ haftada bir defa on bin defa "Lâilâheillallah" diyeceğine, her gün yüz defa de. Daha makbûldür. Haftada bir gün yapacağına her gün yap, yüz tâne yap, haftada on bin çekeceğine. Senede on tâne hatim indireceğine, bir hatim indir fakat devamlı olsun. Meselâ Receb Şaban Ramazan, on hatim indiriyorsun üç ayda, zorluyorsun kendini. Öyle yapacağına her gün iki sayfa üç sayfa Kurân-ı Kerîm oku ve senede bir hatim indir daha güzel. İbâdetler böyle olacak. Dâimî ibâdet Allah için makbûl.
Beş vakit namaz kılan bir adam zâten Cenâb-ı Hakk'a tamâmen ibâdetde bulunuyor. Zikr-i ekber çünkü namaz. Bir de evrâd-ı Muhammedî var arkasından, ekseri bizim dervîşler yapmıyorlar, her namazın arkasından evrâd-ı Muhammedî var, vird-i Muhammedîdir o. İşte "alâ resûlinâ salavât", sonra "sübhânlallahi velhamdülillahi velâ ilâhe illallahu vallahu ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm". Sonra Âyete'l-Kürsî okuyor. Âyete'l-Kürsî'den sonra bir ihlâs ilâve edin, bir kulhüvallah okuyun. Hattâ muavezeteyn okursan o daha güzel. Çünkü o üç sûre birbirini tamamlar. Sonra 33 Sübhânallah, 33 Elhamdülillah, 33 Allahuekber. Bak hesaplayalım, beş vakit namazda ne yapıyor, beş vakit namazda böyle yaparsan, 165 defa Sübhânllah, 165 defa Elhamdülillah, 165 defa Allahuekber diyorsun. Beş defa "sübhânlallahi velhamdülillahi velâ ilâhe illallahu vallahu ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm" var. Her namazın akabinde üçer istiğfâr edersen, üç kere beş on beş, on beş istiğfar var. Kırk rekat namaz var, sünnetiyle vâcibiyle, farzıyla. Her rekatda bir Fâtiha okuyorsun, kırk Fâtiha okuyorsun namazda yalnız. Yirmi rekatda zamm-ı sûre okunuyor. Yap hesâbı. Sonra rükûda 165 "sübhâne rabbiye'l-azîm" var. Secde-i ûlâda, 165 "sübhâne rabbiye'l-a'lâ" var. Sonra ikinci secdede gene 165 "sübhâne rabbiye'l-a'lâ var". Ondan sonra tahiyyatlar, yirmi tahiyyat var. Kaç tâne salavat var namazın içerisinde. Namazın akabindeki tesbîhât, evrâd-ı Muhammedî o, Cenâb-ı Peygamber'in koyduğu evraddır, onu okumak lâzımdır. Şeytan sana mâni olur. Hemen tesbîhi çekmeli insan giderken yolda molda filan, tesbîhâtı yapmalı. Kâmetle, ezan da var. Beş ezan var, beş kâmet var. On yedi farz var. İki sabah, dört öğlen, altı, dört ikindi on, üç akşam, on üç, dört de yatsı, on yedi. 

Bütün tarîkat-ı aliyye yedi esmâ ile dervîşleri terbiye etmişler. Yalnız Dede Ömer Rûşenî Efendimiz Hazretleri on iki esmâ ile, Hazret-i Pîr Efendimiz yirmi sekiz esmâ ile, furûatıyla beraber yirmi sekiz esmâ ile terbiye etmiş Cenâb-ı Pîr Efendimiz. Diğer turuk-ı aliyyede yedi yâhud on iki, Hazret-i Pîr Efendimiz yirmi sekiz esmâ ile terbiye etmiş.
Şimdi, bütün dersin sonu, sohbetin hulâsâsı, "ilâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî"dir. Zâten zikrullaha başlarken bunu hatırına getireceksin yâhud söyleyeceksin. Namazda da öyle. "İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî" arkasından, "Allahuekber". Tevhîd çekerken kezâ öyle, "İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî". Dervîşlerin düstûru. Bütün ibâdeti, zikrullahı bilâ garaz velâ ivaz yapacaksın. "İşte malım çoğalsın" filan diye yaparsan, o da kabûl olur ama ekâbir için makbûl değildir. Dervîşler dünyâ metâı için ibâdet etmeyecek. Sırf Allah için yaparsan, Allahu Teâlâ sana istediğini verir.
www.muzafferozak.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder