Mürşid-i Azîzim Muzaffer Efendi Hazretleri bir sohbetlerinde, "O bir kadınlar reisi varmış bir kadın, benimle konuşacakmış, ne vakit konuşacak?" diye sordu. "Pazar günkü zikrullaha gelmek istiyor" dediler. Efendi Hazretleri "Güzel mi kadın?" buyurdular. "Güzel" denince "Peki gelsin öyleyse" buyurdular. Amerikalıların kafasında "Güzel olmasaydı kabûl etmeyecek miydiniz?" gibi bir istifham meydana gelince Efendi Hazretleri buyurdular ki:
Çünkü iki türlü insan vardır. Bir tânesini Allahu Sübhânehû ve Teâlâ kendi kudretiyle halk etmiş, Âdem Peygamber gibi, ve onu diriltmiş. Çamurdan yapmış ve diriltmiş. Onlar güzeller. Ondan artan çamurlardan melekler dediler, "Biz de yapalım". Ona bakarak yapdılar, onu da Allah diriltdi. Onlar çirkinler. Meselâ dünyânın bazı yerlerinde kısa boylu eciş bücüş insanlar var ya, onları melekler yapdılar. Âdem'e bakdılar, benzeterek yapdılar. Ufak ilk mekteb çocuğu resim yapıyor, eciş bücüş bir şey. Meselâ bir heykeltıraşı düşün, o yapdı bir heykel, onun güzelliğine bak, düşün. Bir de çocuk ona bakarak, çamurlara şekil veriyor, ona benzeterek. Bunun gibi yani. İşte o eciş bücüş insanlar meleklerin yapdıkları. Allah'ın yapdığı güzeller.
Efendi Hazretleri bu latîfeden sonra ciddî bir mevzûya geçerek buyurdular ki:
Hiç enbiyâdan çirkin yokdur, hepsi güzeldir Allah'ın peygamberleri. Çünkü yüz kalbin aynasıdır. Yüzü güzel olup ahlâkı çirkin olursa, o cemiyyetden o çirkinliği almışdır. Bir adam güzel yaradıldıysa çirkin ahlâklı olmaz. Enteresan konuşduğum söz. Güzel bir adam ama ahlâkı çirkin. O cemiyyetden almışdır o çirkinliğini. Gene çirkin bir insan güzel ahlaklı ise, cemiyyetden almışdır o güzelliği. Onun için Cenâb-ı Peygamber buyuruyor ki sallallahu aleyhi vesellem, "Siz bakınız insanlara, kimin yüzü güzelse, ondan ihtiyâcınızı isteyiniz, o sizin ihtiyâcınızı verir" diyor. Böyledir. Bak böyle bir yere gir, bir büraya meselâ, bir iş yapdıracaksın, bak orada hangisi güzel, ona git ver, o senin işini yapar. Ekseri böyledir yani umûmî olarak. Şâz olarak bazen de kalbi temiz olduğu hâlde yüzü biraz çirkin olabilir. Ama ekseriya böyledir. Allahu Teâlâ ne kadar peygamber gönderdi, iki yüz yirmi dört bin peygamber gelmişdir, islâm itikad kitaplarına göre. Yüz yirmi dört bin diyen var, iki yüz yirmi dört bin diyen var. Yüz on üç tânesi ulu'l-azim peygamberdir, büyük peygamberdir yani. Bunlar içinde hiç katiyyen çirkini yokdur. Sonra iğrenç hastalıklı yokdur. Hepsi güzel. En güzeli Hazret-i Âdem aleyhisselamdır. Sonra Yûsuf aleyhisselâmdır. Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hepsinden güzeldir. Hazret-i Îsâ, ne kadar güzel. Hazret-i Mûsâ kezâ böyle. Ve dikkat buyurun, vatan kurtaran ve bir şey îcâd eden, insanlar arasında yükselen zevâtın heykellerini görüyoruz, hiç çirkin gördün mü içinde? Çünkü mirâtdır insanoğulları, insanlardan görünen Hakk'dır. Binlerce, milyonlarca ayna var görünen bir tâne. Hepsine ayrı ayrı tecellî etmiş. Sesi güzeller de öyle.
Bir şey anlatayım. Edirne'de bir müezzin, ki orası vaktiyle Osmanlı'nın başşehriydi, İstanbul feth olunmadan evvel, orada bir müezzin var, sesi gâyetle çirkinmiş. İzzet Paşa diye bir adam var, antika bir herif. Birisi gelir bir şey söylermiş, "Peki" dermiş, arkasından "İnandı teres" dermiş. Yapmazmış yani. Abdülhamid'in de cennetmekân çok sevdiği bir paşa. Çok kafası işleyen bir adam. Paşa Edirne'ye yeni tayîn olmuş, bakıyor ki müezzinin sesi çirkin, kulağını tırmalıyor, rahatsız ediyor Paşa'yı. Çağırmış demiş ki müezzine, "Buradan kaç para maaş alıyorsun sen?" demiş. Dedi, o günün parasıyla işte, "Ayda bir altın alıyorum". "Ben sana bir altın vereceğim, sen ezan okumayacaksın. Senin yerine başka bir adam tutacağım ben, o okuyacak ezanı. Ben gitdikden sonra sen tekrardan müezzinliğine dönersin" demiş. O adam korkdu, elimden benim vazîfeyi alacaklar diye, "Bir düşüneyim" demiş. "E düşün bakalım" demiş, "haydi git". Gitmiş, orada bir Bektâşî babası varmış, eskici, ona gitmiş. Dedi, "Dede erenler, ben câminin müezziniyim. Paşa beni çağırdı, bana kaç para aldığımı sordu. Bir lira alıyorum dedim. Bana dedi ki her ay sana paranı vereceğim, sen ezan okuma, oraya ben bir adam tayîn edeceğim, ezanı o okuyacak. Ben burada vâli olduğum müddetçe, öyle olsun, ben gitdikden sonra gene vazîfeni alırsın dedi. Acaba beni vazîfemden mi çıkaracak. Ben ortada kalmayayım". Bektaşi babası şöyle bir düşünmüş, "Kalk bir ezan oku dinleyeyim" demiş. O da kalkdı gâyetle sesi çirkin bir adam, o çirkin sesiyle ezana başladı. "Kes kes kes kes" demiş Bektaşi, "sakın râzı olma! Ne ses bu be! Hay maşşallah ne ses bu!". Gitmiş ertesi günü paşaya, dedi, "Ben râzı değilim". "İki altın vereceğim". "Üç altın vereceğim". "Beş altın vereceğim". Beş altın deyince o vakit beş altını büyük memurlar alıyorlar, adam râzı olmuş. Sonra geldi Bektâşi'ye. Sordu "Ne oldu?". "Beş altına râzı oldum". "Allah cezânı versin! Ulan sende o ses varken paşa sana on altın verirdi. Ne ses o be!".
Sesler de öyle. Horozun sesi, bülbülün sesi, karganın sesi bir olmuyor ki. Hepsinin ayrı ayrı husûsiyyeti var. Sesler dahi insanları Allah'a götürür, yani yükseltir, yüceltir, rûhunu yükseltir. Seslerde büyük iş var. Sesin de bu şekilde makbûl olması, âlem-i ervâhda Cenâb-ı Hakk kullara "E lestü bi rabbiküm" dedi yani, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" dedi, bu sesi hatırlıyorlarmış. Onun için neyden çıkan sadâ, kemandan işitilen makâmât ve güzel seslilerden gelen bu nağamâtın kâffesi o âlem-i ervâhdaki o sesin lezzetini duymakmış.
Efendi Hazretleri sohbete ara verip birkaç ilâhi okudular. Sonra buyurdular ki:
Sesler çok mühim, insanı Allah'a götürür. Onun için islâmda insan çağırıyor insanı. Câmiye çağırdığı vakitde, yüksek bir yere çıkıyor ve çağırıyor, sesle çağırıyor. Diğer dinlerde meselâ ateş yakıyor, dumanını görüp mabedine geliyor. Bazısı boru öttürüyor. Cenâb-ı Peygamber Medîne'ye teşrîf etdiği vakitde, topladı ashâbını, dedi, "Namaz vaktini nasıl tayîn edeceğiz?" dedi, sordu ashâbına, arkadaşlarına. Onlar dediler ki, "Ateş yakalım, dumanını görünce gelelim câmiye". "Onu mecûsîler yaparlar, biz müslümanız olmaz" dedi. Sonra "Nefir öttürelim" dediler. Dedi, "Onu mûsevîler yapıyorlar, karışırız birbirimize, olmaz". "Çan çalalım" dediler. Dedi, "Hıristiyanlar yapıyor onu". "O akşam dağıldık" diyor, "gitdik evlerimize". Sahabeden kırk kişi rüyâ gördü o gece. Kırk kişi aynı rüyâyı gördü. Bir zât görmüşler, beyaz elbiseli, elinde bir boru var. Meselâ bir tânesi Hazret-i Ömer. Demiş ki, "O boruyu bana satsana". O zât dedi ki, "Ne yapacaksın o boruyu?". "Biz bugün mescidde konuşduk, namaz vakitlerini tayîn etmek için bir âlet arayalım, o âletle biz halkı namaza çağıralım". O dedi ki, "Bundan daha güzeli var, ben sana öğreteyim mi?". "Nedir?". İşte yüksek bir yere çıkdı ve dört defa "Allahuekber", iki defa "Eşhedü en lâilâhe illallah" ve ilâ âhir, okudu ezan. Aşağı indi, sonra yürüdü iki adım, kâmet etdi. Bizim namaza dururken okuduğumuz. İçine "Kad kâmeti's-salat"ı ilâve etdi. Ve uyandı Hazret-i Ömer, koşdu Hazret-i Peygamber'e rüyâyı anlatmak üzere. Ve ezan da ezberinde. Fakat kırk kişi aynı rüyâyı görmüşdü, hepsi gelip Peygamber'e haber verdiler. Onun üzerine ezan vaz' olundu. Peygamberimiz en güzel seslileri çıkardı minâreye. Neden? Çünkü halkın kulağını tırmalamasın, istikrah ettirmesin, halkı lâhûtî bir sadâ ile Hakk'a davet etsin, çağırsın diye. Bilâl Habeşî'yi tayîn etdi ki sesi gâyetle güzeldi.
Bunun da aslı esası işte âlem-i ervâhda "E lestü bir rabbiküm" hitâbında, Cenâb-ı Hakk'ın bu hitâbına muhâtab olan halk, güzel sesden, güzel sadâdan bu lezzeti alıyormuş. Ama bu lezzet piyanodan da geliyor, kemandan da geliyor, diğer çalgılardan da geliyor. İnsanların kâffesi, ne kadar insan varsa, ister vahşîsi, ister medenîsi, ister müslümanı, ister gayr-ı müslimi, hepsi güzel sese meraklıdır. Hepsi güzel çalgıya, sese meraklıdır. Muhakkak böyle. Velev çalgı olsun, velev ses olsun, bunun içerisinde bu "E lestü bir rabbiküm" hitâbındaki bulunan lezzeti duyuyorlarmış. Onun için mûsıkîye meyli var beşerin.
Hazret-i Dâvud aleyhisselam da Zebur’u okuduğu vakitde, kuşlar ve vahşî hayvanlar dağlardan iniyorlar kendilerini kaybedip karşısına gelip Cenâb-ı Hakk’a secde ediyorlardı. Sesi gâyetle güzeldi, Allah ona o sadâyı vermişdi.
Güzel sesden bahsedilince Amerikalılardan biri geçen sene Efendi Hazretleri ile görüşen bir mûsıkîşinasdan bahsederek dedi ki, "Efendimize çok selamlarını ve hürmetlerini yolladı, çok görmek istiyormuş fakat bugün Hindistan'a hareket etdi". Efendi Hazretleri "Ne işi var orada?" deyince, "Mûsıkî hocası Hindli" dedi. Bunun üzerine Efendi Hazretleri buyurdular ki:
Canım Hindistan'da mûsıkî mi olur yâhu, Allah'ını seversen. Ben mangalda kük bırakmayanlardan değilim ama şarkda mûsıkî Türklere mahsûsdur. Araplar da bilmezler. Klasik mûsıkî dedin mi Türklere mahsûsdur. Onların ben hep müziklerini dinledim, Hindlilerin, İranlıların, Japonların. Arabın da mûsıkîsini biliyorum. Araplar bizim komşularımız zâten. Hepsini biliyoruz. Bizdeki bir Dede Efendi'nin, Itrî'nin yerini tutacak adam yok onlarda. O Rûşen Eşref'den okumuş o. Bir Rûşen Eşref var bizde, mûsıkîşinas. O zât, onu sordu, Rûşen Eşref'i sordu.
Efendi Hazretleri sohbete başlamadan evvel konuşulan meseleye atıfla buyurdular ki:
Bir güzel adamın yâhud bir güzel kadının elinden su içmek mi güzeldir, çirkin bir adamın elinden içmek mi güzeldir? Elbet ki güzelin. Ama şehvânî değil, şehvânî değil. Çünkü şehvânî olduğu vakitde insanlar hayvanlaşır. Biz insanız. Onun için sordum kadın güzel mi diye, ondan sordum. Nereden başladık, nereye geldik. Dersin nihâyetini topladık.
Bir veliyyullah geliyordu, dervîşleri vardı yanında, kırk tâne dervîş. Hepsi acıkmışlardı. Kimseden de bir şey istemiyorlar. Hazret-i Şeyh bakdı böyle, bir doktor gördü, dedi dervîşin birine, "Git o doktora, ben hastayım, beni muâyane et" de. Gitdi dervîş dedi, "Ben hastayım, beni muâyane eder misiniz?". "Niye oraya gönderiyorsun bizi efendi?" dedi. "Yüzünün güzelliğini görmüyor musun?" dedi, "bu yüz güzelliğinin altında, çirkinlik olamaz" dedi. Gitdi oraya söyledi ve doktor bakdı ona. Meğerse o adam hıristiyanmış. Bakdı, dinledi, "Sen açsın" dedi, "hasta değilsin" dedi, "açsın" dedi. Öyle deyince, dervîşin gözünden yaş akdı, "Kırk kişiyiz biz" dedi, "hepsi hasta bu şekilde". "Niye bana geldin" dedi. "Yüzün güzel, şeyhim onun için beni sana gönderdi. Yüzü güzel olanların ikrâmı boldur dedi". O vakit kasasını açdı ve o kırk tâne dervîşi doyurdu. Ve Hazret-i Şeyh'in duâsını alıp islâm ile müşerref oldu. "Niye bana geldin" deyince "Şeyhim gönderdi, yüzü güzel olanların ikrâmı boldur dedi" demiş. Muhakkak öyledir.
Yüz kalbin aynasıdır. Bu işden anlayan zevat var, insanların yüzlerinden bir takım esrâr-ı ilâhîyi okuyorlar. Çünkü insanın yüzünde Kurân'ın âyetleri yazılıdır. Okuyabilen için. Âyetler bir kaç türlüdür. Kurân-ı Kerîm'deki bulunan âyât u beyyinât, onlar harflerdir ve manâlar onlar içerisine derc olunmuşdur. Bir de âyât-ı âfâkiyye vardır ki kâinât başdan aşağı âyât u beyyinâtdır. Bu âyât u beyyinâtı toplayıp bize komprime olarak verir Kurân. Yoksa bütün hepsi âyât u beyyinâtdır. Meselâ Kurân'da insan var, insan kelimesi. Elif-Nun-Sin-Elif-Nun, insan böyle yazılır. İnsan o mu ben miyim? Yâhud para. Yaz buraya parayı. Buraya da parayı koy. Buraya yüz dolar yaz, kağıdın üzerine, buraya da yüz doları koy. Şimdi yüz dolar bu mu bu mu? Eğer bunu gösterirse yüz dolar diye, al onu harca bakayım. Kimse almaz. Ama yüz doları herkes kabûl eder. Onun için okuyabilen için seriyyeden süreyyâya kadar hepsi âyât u beyyinâtdır. Bâhusûs insanda esrâr-ı ilâhî vardır, insanın yüzünde âyât u beyyinât vardır. Bunu görenler ve okuyanlar var.
Benî İsrâil zamanında bir adam vardı, bu zât-ı muhterem Cenâb-ı Hakk'a duâ ediyor, Allah'dan istekleri var. Birgün bunun duâsı müstecâb oldu. Tabii o Allah'la görüşemez, vâsıta olarak peygamber var, o devrin nebîsi geldi buna, kapıyı çaldı. Dedi, "Filan kimse sen misin?". "Benim". Dedi, "Allahu Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri sana selâm etdi, sen duâ ediyormuşsun, isteklerin varmı. O isteklerin kabûl olacak ama üç istek iste. Dört değil. Üç tâne sana hak veriyoruz, ne isteyeceksen buna göre iste" demiş. "Karıma sorayım danışayım bakayım ne diyecek bizim kadın" demiş. Sordu. "Aman" dedi kadın, "sen duâ et, ben güzel olayım, genç olayım. Bir erkeğin karısı güzel ve genç oldu mu, o erkeğin dünyâsı mamûrdur". "Peki" dedi adam, duâ etdi. Kadın gençleşdi ve güzel oldu. Adam ihtiyar kaldı. Kadının yanında eciş bücüş kaldı. Kadın adamı beğenmez oldu, başladı söylenmeye, "Ben seni ne yapayım. Ben pâdişahlara lâyıkım. Sen ihtiyar bir adamsın, kemerini toplayamıyorsun, kamburun çıkmış". Kızdı adam, "Bana bak" dedi, "iki hakkım daha var. Seni berbat ederim" filan. Münâkaşa uzayınca kızdı adam, dedi, "Maymun ol". Kadın maymun oldu. Bu sefer kadın ağlıyor. Kocasının karşısına geçdi, ağlıyor. Ağlarken adam merhamete geldi, "Yâ Rabbi, bunu eski hâline koy gene" dedi. Eski hâline sokdu onu, sonra oturdular. Duâları gürültüye gitdi.
O adamcağız duâyı yapamadı. "Yâ Rabbi, kalbini de yüzünü de güzel et" deseydi mesele kalmayacakdı. O yalnız zâhirini güzel yap, genç yap dedi, bâtınını düşünmedi.
Bir müddet sonra farklı bir mevzû açıldı, Efendi Hazretleri buyurdular ki:
Cinniler koyun sıfatına giremezler. Eşek olur, manda olur, keçi, tavuk, köpek, kedi olur, onlar o şekle girerler fakat koyun şekline giremiyorlar. Çünkü koyun sıfatı sıfat-ı melâike imiş. Öyleymiş, sıfat-ı melâikeymiş koyun.
Birisi, "İnsan şekline de girerler değil mi efendicim?" deyince Efendi Hazretleri buyurdular ki:
İnsan şekline de girerler. Bir de mürşid şekline giremezler. Meselâ Şeytan "Ben Allahım" diyebilir de, "Peygamberim" diyemez, ona müsâade etmezler. Çünkü Cenâb-ı Hakk sıfat-ı beşeriyyetden münezzeh olduğu için yalan olduğu muhakkak olur eğer "Allahım" dese. Ama Allah peygamber şekline girmesine müsâade etseydi, bir insan kalmazdı, hepsini dalâlete sevkedebilirdi. Cin, cünne, cennet kelimeleri aynı kökden geliyor. Cin, görünmeyen kuvvet demek. Cennet bahçe demek. Neden? Zîrâ gölge olduğu için ağaçlardan onun için cennet denilmiş. Cünne, kalkan manâsına, kendini gizlediği için. Kalkanla koruyor ya, saklıyor kendisini.
Birisi, "Mecnûn da mı oradan geliyor?" diye sorunca, Efendi Hazretleri buyurdular ki:
Evet, cünûndan geliyor o da. Mecnûnun birkaç türlü manâsı var. Bir cünûn illetine tutulmuş, bir de aşkdan merâtib-i cünûna çıkmış olan. Yani aşkın tezdîdi, ziyâdeleşmesi. Aşk, aşaka kelimesinden gelir. Aşaka kelimesi, bir sarmaşık ağacıdır. Hangi ağaca dolanırsa, onu kurutur. Onun için aşk da kimde olursa, o adamın yüzü sararır solar. Aşkın cünûn şubesine girdiği vakitde, artık kimi görürse hep sevgilisi zannediyor. Kimi görürse, kadın erkek. Muhabbetin altıncı mertebesidir cünûn şubesi. Şark Edebiyatında Mecnûn diye bir zât vardır, onun asıl ismi Kays'dır. O Leylâ'ya meftûn olmuş, soruyorlar meselâ "Leylâ nerede?", "Burada" diyor, kendini gösteriyor Leylâ diye. Kendini Leylâ görüyor yani. Böyle acâib.
O kadın da öyle işte, Hazret-i Yûsuf aleyhisselâma âşık olan Züleyhâ. Yani kıtfîrin karısı. Âşık oldu, o da nereye baksa Yûsuf'u görüyor. Meselâ geliyorlar onun yanına, "Bugün Yûsuf'u gördük" diyorlar. Birisi böyle dedi mi, hemen bir avucuna dolduruyor zümrüd yâhud yâkut ne varsa, onun başına serpiyor. Yûsuf'u gördüm diyenin. Bütün servetini o şekilde dağıtdı. Ama böyle benim anlatdığım gibi değil. O devrin Mısır kıtfîrinin karısı bu. Sonra o fakîr oldu, ihtiyarladı, çirkinleşdi. Bir gün gidiyor yolda, Hazret-i Yûsuf gördü. Hanımıyda çünkü Yûsuf'un. Kocası Yûsuf'u eve hizmetçi diye almışdı, köle diye almışdı yani. Gördü ve durdu. Dedi, "Züleyhâ ne yapıyorsun?". Onu görünce o vaziyetde Yûsuf Peygamber çok üzüldü ve Cenâb-ı Hakk'a duâ etdi. Allah onun gençliğini ve güzelliğini iâde etdi Züleyhâ'ya. Ve Yûsuf'la evlendiler. O gece kendisini yatağa davet etdi. Tabii âilesidir. Davet etdi. Dedi, "Yâ Yûsuf, bana elini sakın sürme" dedi. "Ben sende Hakk'ı görmüşüm, O'na âşıkmışım, sen bana perde olmuşsun, beni bırak kendi hâlime" dedi.
İşte ne gibi oluyor o, ancak tarîfi böyle olabilir, nasıl ki Mûsâ Peygamber'e Tûr'dan Hakk Teâlâ tecellî etdiyse, seven için sevgilisi Tûr'u oluyor onun. Yani âşık olanın maşûkası kendinin Tûr'u oluyor, Hakk ondan tecellî ediyor ama o perde oluyor ortada. Ona işâret var. Orada kalırsa aşk-ı mecâzîde kalır. Onu geçerse, o vakit aşk-ı hakîkiye erer. O vakit âşık, aşk, maşûk bir olur. Eski sôfîler işte bu mertebeye ermişler, ekserisi. Hallâc'dan zuhûra gelen "Ene'l-Hakk", yâhud Bayezid-i Bistâmî'den zuhûra gelen, "Sübhâne mâ azamü şânî", yâhud Cüneyd-i Bağdâdî'den zuhûra gelen "Leyse fî cübbetî sivallah" ifâdeleri, bu şekilde konuşmaları, onların kendi istek ve irâdeleriyle değil, Hakk'ın tecelliyâtı iledir. Bu şekilde zuhûra gelmişdir. Fakat bidâyetde aşk-ı mecâzîleri vardır. Aşk-ı mecâzî olmayınca hakîkî aşka vâsıl olunmaz.
Aşk yalnız Şeytan'da yokdur. Onda aşk yokdur. Melâikede de yokdur. Çünkü dişilikleri, erkeklikleri yok. Dişi erkek değiller, yeme içmeleri yok, uyumaları yok. Onlarda da yok ama onlar âşıkânın nûru ile tenvîr olunurlar. İblîs de hiç yokdur aşk, Allah vermemiş ona.
Bir Amerikalı, Efendi Hazretlerinin Aşk Yolu Vuslat Tarîki nâmındaki kitabında geçen Vâmık hakkında sorunca buyurdular ki:
Mecnûn ile Leylâ gibi o da. Vâmık, sevgilisinin adı da Azrâ.
Hazret-i Mahmûd Azîz Hüdâyî kaddesallahu sırrahu'l-âlî, yani İsmâil Hakkı Bursevî'nin müntesib olduğu tarîkatın başı olan Mahmûd Azîz Hüdâyî Efendimizin dîvânından bu beyt.
İşte Kerem ile Aslı gibi, Lelyâ ile Mecnûn gibi bir âşk hikâyesi. Garbda da Romeo ile Jülyet var ya, onun gibi.
Aynı zât, "Vâmık ile Azrâ'nın hikâyesi bir kitapda bulunur mu?" diye sorunca, Efendi Hazretleri, "Bulur gönderirim" buyurdular.
Efendi Hazretleri buyurdular ki:
Evvelki sene geldiğimizde, buradan gitdim yazdım Aşk Yolu'nu. Bu yaz değil, geçen yaz yazdım. Burdan döndüm, oturdum yazdım onu ben. Şimdi burada oturuyorum ya gündüz, kağıt kalem ver sana bir kitap yazayım vereyim. (Tosun Bey'e hitâben) Sen geldin ya İstanbul'a bu sene, o vakit oturdum, sen gitdiğin vakitde kitap bitmişdi benim. Söyledim ya sana, kitabı bitirdim dedim. Sen "Yâhu nasıl yazdın" filan dedin. Gece yazarım ben. Herkes yatar, çocuklar filan. Gece otururum ben. Haftada iki akşam tekkeye çıkarız, Pazartesi ile Perşembe geceleri, ondan gayrı hep gece oturuyorum, çocuklar yatdıkdan sonra, saat 12'de otururum, defteri alırım yazarım. Bu sefer Sôfiyye Sohbetleri diye bir kitap yazdım, bitirdim ve daktiloya verdim ben onu. Çünkü benim yazımı herkes okuyamaz. O daktilocu okuyor benim yazımı. İnşâllah siz geldiğiniz vakitde İstanbul'a kitap bitmiş olacak.
Meselâ Envârü'l-Kulûb'un üçüncü cildini bitirdiğim gece oturdum hemen bir şiir yazdım. Bitirdiğim gece. Kitap bitdi ve şiiri hemen yazdım, matbaaya verdim. Bak onun arkasında. O içerisinde gördüğü Aşkî mahlaslı şiirler benim şiirlerim onlar. Aşkî, benim mahlasım. O akşam hemen bunu yazdım verdim : "Gel ey kardeş ömrünü hevâya verme". Kimin okuması kuvvetliyse, okuyuversin bu şiiri.
Efendi Hazretlerinin bahsetdiği şiir budur:
Hemen oturdum yazdım. İstersen ver kağıt kalem, bir ayda bir kitap çıkarırız, Amerika'da.
O akşam Haydar Beylerle beraberdik, Ali Bey'lere gitdik gece, orada bir beyt aklıma geldi böyle, Cenâb-ı Peygamber'in doğum gecesiydi, Mevlid-i Nebî yani. Bir beyt geldi kafama. "Pür hatâyım pür atâsın ey nebîler serveri". Böyle bir şey geldi ve onu yazdım hemen. Gâyetle uzun bir şiir, yirmi dörtlük oldu yani. Hemen yazdık orada, oturdum yazdım. Yazdırdılar bize yani. Onu bir adam yazması için epeyi uğraşması lâzım. Bazen geliyor, geldiği vakitde yazmak lâzım. Onun için bazen bu sigaranın paketine yazıyorum. Bazen gece uyurken geliyor, kalkıyoruz yatakdan kalemi alıp deftere yazıyorsun gene yatıyorsun. Eğer yazmazsan kaçar gider.
Çok güzel şeyler var bu Envârü'l-Kulûb'un üçüncü cildinde. Çok güzel hikâyeler var, güzel bahisler var.
İrşâd kitabı çok satıldı. Kitap yüksek kalitede değil, meselâ büyük müelliflerin yazdığı kitapların yanında hiç mesâbesinde bir kitap ama manevî bir tesîri var. Benim kitabım diye konuşmuyorum, estağfirullah el-azîm ve etûbu ileyh. Allah tarafından verilen bir şey. Neler yazmışlar, ne kitaplar okudum, ne kitaplar gördüm. Onların yanında hiç. Ama okuyan adam tesîrinde kalıyor hemen. Kaç tâne böyle adam geldi. Yüz, iki yüz, belki üç yüz insanlar geldiler, uzak memleketlerden, Kıbrıs'dan geldi, Erzincan'dan geldi, Erzurum'dan geldi, Malatya'dan geldi, Almanya'dan geldi böyle, kitabı okumuş, geliyor, "Allah senden râzı olsun, çocuklarım militan olmuşdu" diyor, "okudular bunu, şimdi namaza abdeste başladılar, bizi namaza kaldırıyorlar. Ne Allah'ı tanıyordu, ne Peygamber'i tanıyordu" diyor. Bunu böyle kaç kişi söyledi, niye yalan söylesin adam.
Bir adam geldi, karşıma oturdu dükkanda böyle, o bana bakıyor, ben ona bakıyorum, oturuyoruz birbirimize bakıyoruz. O bana ben ona, akşama kadar durdu, akşamüstü kalkdı gitdi. Çay ikrâm etdim, birkaç tâne çay içdi. Ve akşam gitdi. Ertesi günü bana bir teneke peynir, bir tâne gülyağı, traş için jilet, daha bir şeyler daha getirdi. İki kişi geldiler bu sefer, koydular bunları, oraya oturdular. "Efendim bunlar sizin". "Neden? Kim gönderdi?". "Ben getirdim, benim ismim Sâlih". "Nerelisin?". "Kıbrıs'lıyım. Magosa'dan geliyorum. Ben sizin kitabınızı okudum, size âşık oldum ve Allah şâhid, Peygamber vekîldir, sırf sizi görmek için Kıbrıs'dan buraya geldim. Dün gördüm". "Be kardeşim, dün söylesene Kıbrıs'dan geldim diye, şimdi söylüyorsun bunu. Peki sizi tekkeye götüreyim, yemek yiyelim beraber. Size bir yemek ikrâm edeyim" filan. "Yok yok. Biz şimdi gidiyoruz. Vazîfemizi yapdık, seni gördük, senin huzûrunda oturduk. Sana peynir de getirdik, kokuyu da sürün". Ve çıkdı gitdiler. Böyle insanlar geldiler gördüler yani.
Bir kısmı sükût-ı hayâle uğruyor. Kitabı okuyor, beni tasavvur ediyor o, başında bu kadar sarık var, sakallı bir adam filan zannediyor, o hayalle geliyor, "İrşâd'ı yazan Hacı Muzaffer Efendi burada mı?" diyor. "Bendenizim buyurun efendim" diyorum. Bir duraklıyor böyle, acaba o mu değil mi filan diye. Bir kısmı da öyle. O hayâlinde sarıklı sakallı bir adam filan zannediyor beni.
İçerisinde birleştirici şeyler var. Adâvet, düşmanlık sokmak için bir şey yok içinde. Dâimâ muhabbet ve insanların birbirlerinin hak ve hukuklarına riâyeti gösteren şeyler var.
Bir Amerikalı, "Sizin kitabınız çok kıymetli, siz kitabınızı çok küçümsüyorsunuz, tevâzu gösteriyorsunuz" deyince Efendi Hazretleri buyurdular ki:
Bir veliyyullah dedi bana, rüyâda gördüm kendisini. "Böyle bir kitap yaz" dedi. Sonra onun emri üzerine, cesâret etdim yazmaya. Samîmî söylüyorum bunu yani.
Ve bizim bir kütüphâne var, o kütüphâne ikide birde, çaaat paaat böyle, adam yerinden zıplar, böyle oluyordu. Bir gece dedim ki gece yarısı, döndüm o çatırtı yapana, dedim ki, "Bak ben burada Allah'ın kitâbını ve Peygamber'in hadîsini ve ibâdullahı irşâd için ben burada yazı yazıyorum. Sen böyle ansızın çaaat paaat diye böyle yapıyorsun, beni korkutuyorsun, eğer sen müslüman isen", aynen böyle vallâhi, "müslüman isen, bana yardım etmen lâzım gelir. Yooo, kâfir isen, ben senin şerrinden Allah'a sığınırım". O günden itibaren kesildi, bir daha ne çatladı ne patladı. Karım biliyor meseleyi, çocuklarım da biliyor. Acâib bir şey. Hakîkaten böyle. Meselâ dalıyorum gece ikide üçde filan, nasıl patlıyor, ben bir kaç defa sıçradım yerimden yani. Burada şimdi bir şey patlasa nasıl insan korkar. Dalmışım böyle yazıyorum, çaaat küüüt paaat. Bir akşam kalemi koydum, dedim, "Bak, ben buraya Allah'ın âyetlerini, Peygamber'in hadîsini ve ehlullahın kelâmını yazıyorum, ibâdullahı irşâd edeyim diye, sen müminsen bana yardım etmen lâzım gelir. Beni korkutmaya ne hakkın var senin. Eğer kâfirsen, senin şerrinden Allah'a ben sığınırım" dedim. Ve o günden itibaren kesildi, tamam, bir daha yok.
Bu seferki kitapda esrâr-ı ilâhîden çok şeyler yazdım. İnşâallah onları açıkça yazmışımdır. Çünkü bazı esrâr var bunları halk, anlamıyorlar, kapalı söyleniyor. Meselâ bizim Türkler bile, meselâ herif profesör olmuş, fakülteden çıkmış, şarap dediği vakitde, herifin aklına hamr geliyor. Kadeh dedi mi, içki kadehi geliyor aklına. Sâkî dedi mi meyhaneci geliyor filan. İşte bu fasılları filan îzâh etdim, söyledim. Meselâ Aşk Yolu'nda bir tabîri îzâh etdim, hiç bir yerde yok. "Âr u nâmus şişesini taşa çaldım kime ne". Bu sözün îzâhı vardır orada. Bu sözü kimse anlamıyor. Zannediyor ki herif, çıkardı donunu monunu, ırzını nâmusunu berbat etdi. O manâya değil. Bazı esrâr-ı ilâhî var, bunları şerîata hürmeten edeb bakımından yırtmamak lâzım. Örtmek lâzım yani, söylememek lâzım. O manâya geliyor bunlar. Bunları bilmiyor insanlar. Aşk faslında bir çok şeyler yazdım, inşâallah bugünkü halkın seviyesine inebildim. Öyle ümîd ediyorum.
www.muzafferozak.com
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder